Ademoğlu,
kendisini ve mümkünse tüm dünyayı mutsuz etmek için
aşırı istekli, yetenekli ve başarılıdır…
Bir malın arzı azalırsa tüketimi düşer mi? Bu, iktisat
ilminin en eski tartışmalarından biridir: Her arz kendi
talebini mi yaratır, yoksa her talep kendi arzını mı?
İlim adamları
tartışmaya devam etsin; biz ise zararlı bir madde üzerinden,
somut bir örnekle mevzuya dalalım.
Bozkır
dedikleri aman, Küçük
kasaba bir danem aman
(türkü)
(Çağlayan)
Mehmet
Akgül( 1948-2021Almanya/pandemi) kendisi Almanya’da yaşıyordu.
1994 belediye seçimlerinde, DYP’den Konya/Bozkır/ Çağlayan(
Çat) kasabası belediye başkanı seçildi.
Çat
kasabası halkı, çok tatlı bir işle hayatını kazanıyordu.
Hemen her hanede birkaç yüz arı kovanı vardı. Kendisi de sıkı
bir arıcı olan, Müftü Lütfi Eker hocamız: “Arı ile Karı,
gezdikçe verimli olur” derdi. Bu minvalde Toros dağlarının, bir
mevsim güneyine diğer bir mevsim kuzeyine arılarını gezdirerek
geçimlerini helal ve temiz yoldan sağlıyorlardı.
Harcamaları
ise maalesef böyle iyi değildi, Alkol tüketimi yüksekti. (
Narkotik maddeler henüz bu beldeye sirayet etmemişti.) Komşu akraba ziyaretlerinde,
düğün dernekte alkol ikramı haddinden fazlaydı. Kasabadaki iki
tekel bayisi haftada iki üç kamyon alkol maddesi satıyordu.
Düğünlerde “şu kişi 40 kasa beriki 50 kasa alkol ikram etti”
diye adeta övünç yarışları yapılırdı. Bizzat şahit olduğum
bir olay şu idi: 8-9 yaşlarında üç tıfıl bira almış
içiyorlardı, nasıl aldınız dedim, üçü harçlıklarını
birleştirerek almışlardı.
Yeni seçilen Belediye Başkanı
da leyli nehari, zil zurna gezen biriydi. Kendisine hayırlı olsun
ziyaretimde: “tencere yuvarlandı kapağını buldu, artık buraya
kamyon servisleri yetmez alkol boru hattı döşersin!” dedim.
Cevaben şöyle dedi:
“Evet çok içiyorum ama mesele öyle göründüğü gibi değil.
Ben
aşırı alkol müptelası bir
hastayım.
Dört kez Almanya’da AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı
Tedavi Merkezi) tedavisi gördüm ama nafile. Neler çektiğimi ben
biliyorum, öyle kötü, öyle perişanım ki buna hayat denmez. O
yüzdende ilk ve en önemli işim bu mereti bu kasabada sıfırlamak
olacak.” “Yürü,” dedim, “el verir ki makul olan herkes sana
yardımcı olur.”
Nitekim öyle de
oldu. İşe dört elle sarıldı; hatta bir ara kendisine “Dördüncü
Murat” lakabı bile takıldı.
Başkan önce tekel
bayilerini alkollü maddeleri satmamaları için ikna etti. Düğün
dernek hepsinde alkol sunumunu kaldırdı. Artık bahçede, sokakta
parkta da içilemiyordu. Şehre giden otobüs ve dolmuşlara elde sallanan alkollü maddelerle
binilemez oldu. Eğitim ve bilinçlendirme çabaları da paralel
olarak artırıldı.
Kısacası,
zahmetsiz ve ucuz temin ile tüketim kolaylıkları ortadan kalkınca
millette bu kötülüğün peşine düşmedi. Elbette aşırı bağımlılar ve mütegallibe gidip şehirde bu
ihtiyacını gideriyordu ama genel tablo değişmişti. Bir yıl
sonra yapılan değerlendirmede, kasabada alkol tüketiminin %5’e
düştüğü, yani %95 oranında azaldığı görüldü. Arz
kısılınca talepte kısılmıştı. Arz, talebi belirlemişti.
BU
NE SEVGİ AH BU NE IZDIRAP.
( Türkü, hasan bayıra)
( Batı İslam alemine
eğiliyor)
Kürevi
müstevlilerce,
1980’lerde, Jimmy Carter’ın akıldanesi, Zbigniew
Brzezinski’nin kaleme aldığı ve “komünizme karşı ılımlı
İslam” fikrine dayanan Yeşil Kuşak Projesi
hayata geçirildi. İlk
uygulamalar
Afganistan ve Pakistan’da başladı. Konunun Aziz
İslam tarafı, bahsi
diğer
olmakla birlikte hiçbir zaman ılımlı olmadı, bilakis İslamcı(!)
terör örgütleri
kurduruldu,
kullanıldı, kullanılıyor.
Projenin
finansmanı içinde Narkotik maddelerin imal ve satışına göz
yumulması benimsendi. Batıya transferi sıkı takiple minimize
edildi. İslam dünyasına ise kapılar ardına kadar açıldı, bu
dünya kötü maddelere gark edildi. Zamanla kumar, fuhuş ve türlü
sapkınlıklar da yeni bonus pislikleri olarak eklendi. Böylece bizim
derenin taşıyla, kuş sürüleri vuruldu/ vuruluyor.
Projenin
komünizm ayağı kısa bir süre sonra konusuz kaldı, bitti. Diğer hedefleri ise bütün yıkıcılıklarına devam ediyorlar.
1980
öncesinde hiç dikkatimizi çekmeyen hatta halk olarak bilmediğimiz
maddeler çarşı pazarımızı, gencimizi yaşlımızı kasıp
kavurdu. Proje Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye istikametinde
kalmadı; Müslümanların yaşadığı her coğrafyayı felç etti. Yemen öne
fırladı, Afrikalılar ellerini bulaştırdılar. Derken bizimkiler
her yakada uzun koşulara girdiler ve hala da iri adımlarla çıkılmaz
yollardalar. Akli melekeleri uçmuş, siyasal ve sosyal talep ve
amaçları buharlaşmış insancıklar, mankurtlar olduk.
Müslümanların maddi ve manevi tüm kazanımları ya imha ya da iç
edildi.
Mamafih cemiyetin tağyiri, tefessühü kimsenin zatî sorumluluğunu
kaldırmaz. Bu kötü işlere bulaşan her fert, öncelikle kendine
zarar vermektedir ve devamında içinde yaşadığı topluma daha
fena zararı dokunmaktadır. Tamam her koyun kendi bacağından
asılır ama bütün ağılı da mahveder.
Doğrusu biz Müslümanlar, hem tek tek ferden hem de ülke/ler
olarak bu meş’um projeyi boşa çıkaracak direnç, savunma ve
karşı atağı yapmalı idik, yapamadık. Yapar mıyız? Belki…
Henüz ölmedik. Küçük karşı koymalarımız anlamlı olsa da
katre şifa verememektedir.
Tarih
boyunca gâvuru
müslümanı
Aziz İslam’dan nemalanmak için hep uğraş verdiler.
20. yüzyılda gâvur aklı şeytandan da destek alınca bizi en açık
yerimizden, kişisel
zaaflarımızdan vurdu,
savunma
mekanizmalarımız çöktü.
“Kenâr-ı Dicle’de
bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir
de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu”
(Mehmet Âkif)
Ah
Ömer (r.a)...
Son
elli senedir, senin bu sözünü kullananı çok gördük ama işi
senin gibi üstlenip yapanını göremedik. Çok
az, bir iki iyi niyetli ve
mevzi çabalarda
akim kaldı. Anlı
şanlı İslam Cumhuriyetleri/ Krallıkları
da
böyle küçük işlerle meşgul olma fırsatı bulamadılar.
Yakın
geçmişte ve günümüzde dini, ilmi, idari ve siyasi pek çok
önder, lider, rehber
yetiştirdik; önümüze düştüler ama hiç biri bu temel
sorunumuza el atmadı. Atamadı demiyorum atmadı, sırtını
döndüler, görmediler. Devraldıkları
ve devrettikleri gün bilançoları arasındaki negatif fark
boylarının ölçüsüdür.
Zira Kamuda:
bilgim yoktu, vay
anasına fark
edememişim gibi
gaflete düşülemez.
Mazeretleri ise asla
kabul edilemez.
Yani
bu ümmetin her noktasında görev kuşananlar dünya
ahiret bu vebal
altındadırlar,
ağır kusurları vardır.
Öyle
vıdı vıdı edip tepeden ahkam kesenleri
geçelim. Kolları
sıvayıp işe dalmış bir küçük kasaba belediye reisinin
muzafferane mücadelesi cümle
aleme ibret olmuştur.


2013
yılı idi. Türkiye’nin ilk
Cibuti
Büyükelçisi H.
Yavuzla muhabbet
ediyorduk. Asgari
ücret bin doların üzerinde imiş. İşşizlik yok denecek
kadarmış. Nezih ve
eğitimli insanların
ülkesi bu Serbest
Ticaret
Bölgesi,
âdeta bir müslüman Hong Kong’uymuş.
Halk aşırı Osmanlı ve Türkiye sevdalısıymış hatta o
zamanların (ve tabii ki 2071'e kadar olacak) Dünya Liderimiz,
Cibuti’de aday olsa %90 oranında oy alabilirmiş. Sefirimizin
ağzından bal damlıyordu. Böyle mutlu ve müreffeh bir İslam
beldesinin varlığı beni de mutlu etti. Sonraları
bin
pişman olduğum o mukassi soruyu sordum: birkaç kulaç uzağındaki
Yemenden oraya haram, necis
şeyler gelmiyor mu? O zamanlar Yemende adı Salih ama kendi süfli
bir başkan vardı. On binlerce çete
mensubuyla, yüz binlerce dönüm arazide milyonlarca
ağaçta
kötü madde yetiştirir dağıtırdı. Yani adam başkan olarak
halkını koruması gerekirken çete başı idi. Sefirimiz: Onu
sorma dedi. Mal
Yemenden değil daha tesirli(!)
olduğu için Etiyopya’dan gelmektedir. Eğer her gün saat 11.00
de
raflar dolmamışsa o halkın ekserisi deli dana
hastası gibi çıldırır.
O yüzden idare bunu mutlaka temin
eder. Zaten kötü madde
iştihayı kestiğinden insanlar gıdasızlıktan ve
de genç yaşlarda
nalları
dikmekteler. Ve beslenmede de çok dikkatli değiller bol bol Qava( Coffee) tüketirler.
Bir
tek Cibuti mi böyle, maalesef her yer Cibuti!
İsterseniz
bizden de yerli ve milli bir hikaye:
2016.
300 bin nüfuslu bir ilçemiz. Polisler çok kızıyorlar. Binbir
emekle madde içici veya satıcısını yakalıyorlar: Savcım ne
yapalım? – “ifadesini alın bırakın veya mevcutlu olarak
getirin.” Yine bir sürü emek, işlem, neticede şahıs polisten
önce Adliyeden ayrılıyor. Çok bilmişlerce deniyor ya “yatarı
olmayan ceza.” Bu tekrarlar sık sık oluyor. Oysa ki hiçbir suç, yapanın
yanına kâr kalmaz. Sonra şahıs ortalık
yerden kayboluyor ama polis bunun farkında değil; nasılsa birileri
bu boşluğu doldurmuş oluyor ya da işin adliye safahatı Polisin
bilgisi dışında.
Aynı
yıl bu ilçede Sosyal Hizmetler’ce verilen “nakti yardım”
alan aile sayısı 1050 idi. Önce şöyle düşünülür; demek ki
burada epey yetim veya çok fukara aileler var. Yanılırız, bunun
900 adedi “ eşi hapiste olan” kadınlara veriliyordu.
Hani
o “ ifadesini alın bırakın” talimatıyla başlayan süreç,
tekerrür eden suçlarla devam ediyor ve bu beyinsiz şahıslar için 30-40 yılı
bulan ‘yatarlı cezalara’ dönüşüyordu. Şahıs mahpusta
olduğundan dışarıdaki çoluk çoçuğu fakirliğe düşüyor ve Devlette bu mağdur ailelere yardım ediyordu mecburen. Bunlar, içeri
düşmüş çoluk çocuk ve hatta iş güç sahibi kişilerdi, çoğu
ticaret erbabı veya esnaftı. Restaurantçı, büfeci, kuyumcu,
berber, araba yıkayıcısı, memur, sucu, marangoz vb. Yoksa hepten
serseri takımı değil, onları da istatistiğe dahil edecek olursak
üç beş binli rakamlara ulaşırız. 2016 rakamlarını 2026’ya
eskalasyon / güncellemek
için 3,1627
ile çarpınız lütfen. Yani ülkenin kapısından
bacasından kolayca giren mal arzı kendi talebini çarpanlı bir
şekilde yaratıyor, herkesi içici/torbacı yapabiliyor.
Hiç umudun kalmamışken /
Bi' güneş parlar bazen (
aydilge )
Şimdi
de sevindirici bir
bilgi: genetikçi
tıp
otoriteleri diyorlar ki “ Ne
kadar ölümcül
bir pandemi olursa olsun insanlığın %15-20’si mutlaka ona karşı antikor üretip hayatta
kalır”. Rabbim bizlere böyle
bir özellik ve
güzellik vermiş. Evet
düşünürsek eskiden dehşetli salgınlar vardı ve fakat aşı
yok, ilaç yok yine de her seferinde Ademoğlu paçayı
sıyırıyordu.
Neticede
“Ölen
ölür kalan sağlar bizimdir!”
(dadaloğlu).