Attım
sandalyeyi
Otur sevdalım otur ( bayburt türküsü)
Geçenlerde
sosyal medyada yayınlanan bir görüntü, bazı çevrelerce
yadırgandı. Bir Şeyh/Hocaefendi eşkâlli zat, kendinden üst
kademe ve kıdemli olan başka bir Şeyh/Hocaefendinin koltuğunu ta’zim ediyor yani ululuyordu, enteresan.

Sanırım 2016 Nisanıydı. Gece yarısı birileri balıklı rum manastırına tüfekle ateş etmişlerdi. Manastırdaki Rahibeler/ Bacılar çok korkmuşlardı.
O
sabah,
zamanın İstanbul Valisi
Vasip Şahin ziyarete geldi, bendenizde
kendilerine refakat ediyordum.
Bu
arada cemaat yetkilisi beş altı kişide bize katıldılar. Hem
moral vermek hem de devletin bu işi sıkı takip ettiğini göstermek
içindi,
nitekim
ziyaret esnasında faillerin yakalandığı haberi geldi.
Bacılar vali
beye bir kahve içmeyi önerdiler. Buyur
ettikleri oda,
manastırın birinci katında küçük bir oda idi. Ortasında sekiz
on
tane sandalye vardı. Vali bey ortadakine oturdu. Bacılarda ve
heyette acayip bir huzursuzluk peydahlandı, kızarıp bozardılar.
Ben fiskos
yoluyla,
mevzuya uyanmaya çalıştım; o kolluksuz sandalye Kutsal
Patrik Hazretlerine
aitti ve başkasının özellikle de bir gayrı hristiyanın
işgali,
oturması kabul edilemezdi. Krizi yönetmek çıkmaza
dönüştü.
Otorite,
nezaket
ve dini algı arasında her
zamanki gibi
tesliste/
üçlemde
kaldılar.
İş
ekümeniklik
falan derken uluslararası çatışmaya evrilebilirdi maazallah!
Ben
hariçten gazelle
yardımlarına
koştum;
bir koltuk getirin dedim belki Sayın
Vali
koltuğa dayanamaz ona geçerdi. Bu formül
tutmadı, çünkü
Vali
beyin alçak gönüllülüğü tuttu, kalkmadı. Ben dedim ki –
efenim o sandalye’de
bir problem var siz şu koltuğa veya başka bir sandalyeye geçer
misiniz? Vali bey sandalyede ileri geri ırgandı: bunda bir sıkıntı
yok çok sağlam dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Kahveler hızlıca
içildi ve bahçedeki Patrikler Mezarlığını gezmek
üzere hep birden kalkıldı, böylece
sorun uzamadan
çözüldü.
Yürürken
Vali bey bana: sende iyi taktın koltuk işine, niye ki dedi. Bende
onun kutsal
bir eşya olduğunu izah ile yine de bu işte kaybınız yok ve eğer
ötede bu kutsama işe yararsa başınızı bilemem ama koltuğa
temas eden yerleriniz ateş görmeye bilir dedim, gizlice
tebessüm
ettik.
Bir
yıl sonrası Heybeliada’da idik.
Rum
Ortodoks
Ruhban Okulunu
ziyaret ve çay faslı. Yine bir salon ve koltuklarla çevrili. Fakat
ortadaki koltuğun üzerinde Kutsal
Patriğin fotoğrafı konulmuştu,
dolayısıyla
kimse ona
oturmaya yeltenemedi.
Vali beyle yine
göz göze geldik ve gülüştük çaktırmadan. Cemaat
içi yönetişim,
derin
izler bırakan “bu
çok önemli konuyu” çalışmış olmalı ki bu kez Despot Efendi,
tedbirini
almıştı ve başarılı da
olmuştu.
Dinler değişse, hareketlerin gerekçeleri farklılaşsa da dini motif ve davranışlar pek değişmiyor nedense.
"Aşk
yok olmak" diyor biri
Yâr, ben yokum, yok zaten
(yıldıztilbe)
KIVIR ZIVIR MALUMAT:
Takdir edileceği üzre siyasilerin ve bürokratların koltuk sevdasına burada girmiyoruz, girersek çıkamayız. İnsana saygıdan da bahsetmiyoruz.
Aslında düz bir bakışla deriz ki ne var? Altı üstü bir tahta üstüne kim oturmuş veya dokunmuş ne fark eder? Ama ruhbaniyette öyle değil; daha alt bir kademeden birinin oturması edeben uymadığı gibi kirletmiş de olabilir...
Bendenizde koltuk / sandalye hassasiyeti örneğimizdeki olaydan önce gelişmişti. İki avukat dostumu ortak bürolarında ziyaret gittim. Yerleri Bakırköy Dünya Ticaret Merkezinde idi. Girince şaşırdım, büro değil koca bir şirketti, yüz civarı avukat çalışıyordu. Havalı bir firmaydı, zaten müvekkillerilerinin çoğu da THY ve onun gibi önemli markalardı. Beni bir odaya aldılar. Etraf koltuklarla çevrili, birisinin üzerine bir keçi postu konmuş. Keçileri kendime hep yakın bildiğimden, farkına varmadan gidip o posta oturdum. Bizimkilerde tarifsiz bir huzursuzluk nüks etti: o koltuğa sadece, bizim patronumuz, Fe... Kı... büyüğümüz oturur, sen şöyle yan koltuğa kay lütfen dediler. Şaka yapıyorlar sandım önce ama iş ciddi idi. Belli ki patron bu işe çok asılıyordu veya çalışanlarına verdiği intiba öyleydi. Patronunun postunu kaptırana iyi gözle bakmazlardı. Her ne kadar muhatapları hukukçu olsalarda: enaniyet hukuku döver, keçi inadına gerek yoktu. Aman, altıma yapışmadı ya dedim, geçtim yandakine. Böylece aklıma yatmasa da, makam ve koltuk arasındaki yakın ilişkiyi biraz anlamıştım. Manastırda böyle bir mevzuya hemen intikalim önceki kazandığım tecrübedendir.
Gelelim
bacılara. Bizler Malkoçoğlu ve Battalgazi filmleriyle
büyüdüğümüzden, manastırda ay yüzlü dünya güzelleri
bekledim. Bu üç bacı ise hayızdan nifastan kesilmiş,
pirifânilerdi. Türkçe bilmiyorlardı. Bu Kutsal Balıklı Rum
Kilisesini temizlemek için Rodos’tan üç aylığına nöbete
gelmişlerdi, bunlar gidince Girit’ten ablalar gelecekmiş.
Cemaatte genç kızlar kendilerini Tanrı hizmetine adamıyorlarmış
artık. Mecburen ithal bacı transferi yapılıyormuş. Yunanistan’da
bile kaynak kurumuş. Dünyevileşmenin görünmeyen boyutunu
anlayabiliyor musunuz?Dedim: Türkiyenin en zengin vakfı sizin, verirsiniz üç kuruş, bizim uşaklar silip süpürürler. Bu olamazmış, Tanrının evini ancak ona gönül vermiş olanlar temizleye bilirmiş. (Sanki kolaylaştırıcı bir içtihat yapmalarının zamanı gelmiş gibi.) Zaten İstanbul’daki kiliseleri 15’erli kümelere ayırmışlar, her kilisede 15 haftada bir servis icra edebiliyorlar. Diğerlerini zangoçlar falan temizlese de burası bacıları bekliyor el mahkum. Cemaatte tükeniyor; hem sayı olarak 2.000 civarına düşmüş, hem de kalite olarak ivme azalma yönünde.
O günler, Paskalya Yortusu idi ve 40 gün oruç tutmaları gerekiyordu. Hatta yetmiyor, ruhbanlar ilaveten üç gün hiçbir şey yemeden içmeden tutuyorlardı. Bizim muhabbet ettiklerimize tek tek sordum hiç biri oruçlu değildi. Mideniz rahatsızdır herhalde dedim, kafa salladılar. Bizim beynamazlar gibi, Ramazanda mazeretleri gırla gider. Biz Anadoluyuz, bir birimize benzeriz.
Sadece Metropolit Efendiye sormadım hayal kırıklığı yaşamayayım diye. Metropolit, bizim Müftüye tekabül ediyor, ona da Despotlar yani baş papazlar bağlı.
Son
bir bilgi: Her Patrik, atandığında kendisine Balıklı Rum Kilise
haziresinde bir boş mezar tahsis ediliyor. Doğal olarak, bu ana
kiliseye sık sık yolu düşüyor; seleflerini ve kendi mezarını
ziyaret ile dualar ediyor. Bu geleneği tüm cihana yaymak gerekir
diye düşünüyorum. Bütün başkanlar, başbakanlar, krallar seçim
mazbatasını aldıkları gün sarayın girişindeki kendi mezar
yerini belirleyerek işbaşı yapsalar; acaba kan dökücü, fesat
çıkarıcı özellikleri azalır mı?
Gökyüzünde İsa ile
Tur Dağı’nda Mûsâ ileElindeki asa ile
Çağırayım mevlam seni (yunusemre)




