30 Kasım 2015 Pazartesi

NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ? AL KALEMİ YAZ ÖNERİNİ!



Bölücü Terör, Ülkemizin en önemli ve ana gündem maddesi olmayı sürdürüyor, görünen o ki epey daha devam edecek maalesef. Çözüm süreçleri, Milli Birlik projeleri bir biri ardına denenecek; Ta ki sonuç alınanadek. Her memleket evladı bu konuda kafa yormuştur. Bende yormuş ve yormaktayım. Çeyrek y.y. önceki bir çalışmamızın hikayesini sunuyorum bilginize, biraz vaktinizi alabilir ama ne yapayım böyle baba bir mevzu başka nasıl sunulur? Bir de bu çalışmanın 25 sene önce kaleme alındığını, tamamen amatör anlayışın eseri olduğunu; bugünün janjanlı projelerinin, afili laflarının henüz keşfedilmediğini de dikkate alınız ki bizi küçümsemeyiniz.

Yıl 1990. Erzurum Karayazı'dayım. O günlerde de herkes bölücü örgüte odaklanmış durumda. Bu sıkıcı mevzunun hemen bitmesini istiyor; ve mümkünse basit bir yöntem ve yiğit bir adamla bu iş sonlanmalı, derin bir nefes alınmalı.
Bölgedeki idareciler olarak da konuşmalarımızın ana konusu bu. Ben ileri sürdüğümüz fikirleri toplamak, üstlerimiz ve efkarı umumiye ile paylaşmaya uygun hale getirmek için bir metin peşine düştüm acizane. Hazırladığım yaklaşık 15 sayfalık metni bölgede çalışan ve ulaşabildiğim meslektaşlarıma arz ettim. Çok değerli katkıları oldu ancak kendince nedenlerle altına imzadan kaçınmakla birlikte beni teşvik ettiler. Sadece o zaman Karaçoban Kaymakamı elan Manisa Valimiz olan Erdoğan Bektaş, hem fikir hem de imza ortaklığı yaptı, en son ekte gördüğünüz metne ulaştık birlikte.  Yazının sekreterlik işini bendeniz deruhte etmiştim. 

Üstlerimize gönderdik evvel emirde - bir göz atıldığını bile sanmıyorum - sonrada o gün için akil adam, kanaat önderi gördüğümüz kişilere, hakeza bölge siyasetçilerine. Bu ikinci kesim sitayişle bize geri döndüler, çok memnun olmuştuk. Hatta rahmetli Ahmet Kabaklı yayınlamakta olduğu " Temellerin Duruşması" serisinin birinde tıpkı basım izni istemişti, sanırım ömrü vefa etmedi. Birde zamanın Milletvekili olan, meslekten de tanıdığımız Mehmet Kahraman aradı: tamamen katıldığını, bazı merciler nezdinde sunmak istediğini iletti. Bizde: imzanı koyabilecek derecede katılıyorsan altına koy imzanı istediğine sun  dedik. O da bir çok makama ve bu arada zamanın Cumhurbaşkanı rahmetli T.Özal'a da takdim etmiş. Özal çok memnun olmuş, tebrik etmiş, kendisini Çankaya köşküne davet etmiş, konuyu enine boyuna müzakere ettikten sonra eline almış kalemi ve yazıyı Milli Güvenlik Kurulu ilk toplantı gündemine havale etmiş: Mehmetçiğim toplantı günü Ankara da, telefon başında ol, gerek olursa seni kurula getirtirim demiş.
 Böylece bizim ismimiz değilse de mütevazi çalışmamız gitmesi muhtemel en üst noktaya ulaşmıştı. Bu çabadan yararlanıldı mı, dikkate alınan noktaları oldu mu bilemiyoruz. Şu günlerde "kamu düzeni" hep dillendirildiğine göre bizim sık sık tekrarladığımız "etkin olarak günlük asayişin ve huzurun sağlanması" tezimiz pek kale alınmamış gibi.
 Olsun biz yinede tarihe karşı bir şeyler söylemiş; çok konuştuğumuz, sorumluluk hissettiğimiz, fikirler yürüttüğümüz bir konuyu tesadüfen de olsa gerekli mercilere iletmiş olduk ve de bunun  hazzı kaldı bizlere yadigar. 


(Foto: naifkarabatak.net'ten)

21 Ekim 2015 Çarşamba

Bu yıl hac mevsimi kurban bayramına denk geldi!




Mekke’nin Rabbinin(neml 91) çağrısına dönük16 Eylül sabahı çok erken yola koyulduk; Saygıdeğer Dayım ve Hocam Yusuf Uğur'un " Selametle gidin Galebetle dönün "duası ile. Bu seyahatin kotarıcısı, düzenleyicisi Sabit Kaya öncülüğünde.
Esasen 1998 de farizayi yerine getirmiştim ve bir ilke kararı almıştım: bir daha hacca gitmeyecektim. Kısıtlı mekanlar da hacim oluşturarak hayatında bir fırsat yakalamış, heyecan ve coşku ile gelen insanları taciz etmeyecektim. Umre ziyaretleriyle yetinecektim. Ama dışarıdan (kur'a dışı, kimsenin hakkına girmeden) vize yakaladım gerekçesine sığınarak ve de birazda çevresel gazla gittim. İtiraf edeyim ilkeli yaşam en iyisi imiş; keyif almış olmama karşın rahatsızlık verdiğim mahcupluğunu  hep hissettim.
Bir de mesleki otoritem, 34 günlük izin talebimi görünce; memleketin her zamandan daha çok bana ihtiyaç duyduğu anda bu süre çok uzun eleştirisi; vatan için vazgeçilemez ve çok önemli olduğum vurgusu nefsime hadsiz bir üst duygu yaşatmışsa da görev kaçkını gibi bir üzüntüyü de beraberinde getirdi.  Şehitler tepesi elbette boş kalmadı ve sonuçta yokluğumu kimse fark etmedi; demek ki Türkiye'de kurumlar ve kurallar var; kendi vazgeçilmezliğim adına çok üzüldümse de ülkem adına sevindim.

 Ankara normal 25. Grup yoldaşlarımız. Normal yani varlıklı lakin ucuzcu halk grubu. Çoğu Şerefli Koçhisar ve Haymana toprak ağaları aynı zamanda Angara emlak Kralları ama bildiğin halk- avam. Ya, halk olmak ne zormuş hele halkla iç içe olmak ömür törpüsüymüş.
Bu yıl hac mevsimi kurban bayramına denk geldi başlığı bazı medyanın yaptığı hatalar ve cahillikleri için kullanılır. Gariptir hac'da insan kurban bayramını hiç hatırına getirmiyor meğerki memleketten arayanlar ola. Arifeden başlayıp bayram sonuna kadar Hac menasikinin en yoğun olduğu günler. Aynı gün bir çok etkinlik olunca ne teorik nede pratikte " kurban bayramı" akla gelemiyor. Dolayısıyla da kutlanamıyor.


17 yıl aradan sonra kıyasen farklı gördüklerim:


1. Obezite almış başını gitmiş, zengin fakir bütün ülke insanlarını etkilemiş. Bu hal ayrıca hak gaspına neden oluyor. Zira ki kutsal mekanlar oldukça kısıtlı, talep aşırı fazla; obez bir şahıs 3-4 kişinin yerini kaplıyor, ibadetlerini kısıtlıyor. Bu nevi kişilerin davranış ve hareketlerinde de dengesizlikler olduğuna, bu halin diğer kimselerin can ve aza güvenliklerine tehdit oluşturduğuna, yaralanmalara neden olduklarına aynel yakin tanık oldum. Aşırı yükü kas ve bağların taşıyamaması bu sevimsiz durumları önümüze getiriyor. Yoksa benim obez dostlara haksızlık yaptığımı düşünmeyin lütfen. Aziz dost Uzm.Dr.H.K.nin verdiği bilgiye göre mevcut obez portföyünün %3-5 i kişilerin elinde olmayan tıbbi gerekçelere dayandığı geriye kalanınsa keyfî olduğu istatistiği beni böyle sonuca götürdü.

2. Ortopedik engellilik uçmuş; Yav bu ümmet acayip sakata gelmiş.
3. Dijital devrim kutsal mekanlarda ki İhlâsı, hudu’u ve huşu'u sabote etmiş.
4. Osmanlı Revakları mevzuu, bir yerli ve milli Türk firmasına ihale ile çözülmüş; betonla demiri miksedip uydurmasyonu tamamlamak üzereler. Esasen kaldırılmaları doğruydu; tarihin taş-kaya konularını es geçen acizane bence. Şimdide arka tarafın Kâbe görüntüsü güme gidiyor
5. Müteahhitlik mevzusuna temas etmişken; Malûm Mekke’de bina varlığı müthiş artıyor. Buranın rantını havutuyla götüren birileri var ve kül yutmaz-aldatılamazlar. Yani o ki bizim bazı firmalarımızın değil ekmek, kırıntı bile yemeleri olanaksız. Ancak meslekî tatmin için beleşe bile çalışsalar yeridir. Yan tarafın 10cm.ne de tecavüz edebilir, kafana göre 17 kat kaçakta çıkabilirsiniz; çok tahrik edici bir ortam, duyurulur.
Hac müslümanlar'in genel kurulu ya yönetim ve siyaset konuşulmasa eksik kalır:
ŞEYTAN TAŞLAMA
Bir Senegal orijinli Avustralyalı Hacı anlatıyor; Meslektaşlarına hacca gideceğinden ve bu kutlu yolculuğundan bahsediyor kısaca. Hayret etmişler bu büyük organizasyonu kim yapıyor diye?-ALLAH cc demiş, üstelik biz Müslümanlar onun kurgusunu hep bozmamıza rağmen.
Yıl 1978 SBF de ders takip etmek dev-yol tehdidi yemiş mübarek olmayan kanları amfi'yi ıslatmış ben için zordu, hep Cumali'den geçiniyorum. Lakin Bedri Gürsoy hoca dersine girmeyeni bırakıyor, iş başa düştü gittim. Hoca tahtaya bir laf yazdı: "AZ GELİŞMİŞ ÜLKE - AZ GELİŞMİŞ İNSAN GİBİDİR- MUKTEDİR OLDUĞUNU YAPAMAYAN ÜLKEDİR! " Suudi’nin parası çok, iyi yönetir mi?     - Hayır. İnsanlar niye birbirlerini ezerler? Hancı sarhoş yolcu sarhoş.


·      Bir Pakistanlı (Nur) kardeşle mükaleme ediyoruz. Türkler olarak çok şanslı olduğumuzdan dem vuruyor: zira ki kendini ümmete adamış, harama asla el uzatmaz, emribil maruf nehyi anilmünker yapan Yönetici /lerimiz varmış; Ve ancak böyle adamların adedi arttıkça İslâm dünyası felaha erermiş. Siz de  iyisiniz diyorum: Şerif (Newaz Şerif)bir başkanınız var. - Ha dedi, biz ona Ali Baba deriz. Ne güzel diye düşündüm; Aziz milletimin S.Demirel'e baba diyen teveccühünü anımsayarak, insanların yöneticilerine meyletmesi. Yok öyle değil dedi: 40 haraminin Ali Baba'sı. Ve devam etti, diyeceksin ki bir millet için zaafı olan küçük bir çeteyi beslemek çok mu yük? Olsa olsa %3-5 yönetim firesi. Çok çalışanlar azıcıkta çalmış olsalar memleketler batar mı? Evet, çünkü milletine karşı bu cürmü işleyenler artık ondan sinyal almıyorlar bilakis yerli ve yabancı erketelerinin ( bilindik emperyalist ülke isimlerini sayıyor) sesini duyuyorlar. Ve kötü girdaplara gark oluyorlar, bereketleri kalmıyor. Nur abinin bu sosyo- kriminal analizi beni iki açıdan üzdü:
a- Kitlelerin başlarında ki zevata itimatsızlığı ne sevimsiz bir duygu yumağı. Ülkelerin ve özelde de İslâm ülkeleri yönetimindekilerin yeni başlayan memurundan The Şef'e( başkan,kral vb) kadar hepsine düşen görev sadece çalmamak değil bununla birlikte çalmadığını da sürekli kamuya tespit ettirmek olmalı sonucuna varıyor insan.
b.  En güzel isimlerden biri olan- taşımaktan iftihar ettiğim- Ali isminin gerekçesi ne olursa olsun kötü bir eylemin kodu olarak kullanılması.
Kısacası siyaset zemini İslâm âleminde pek ıslak.

* Bu yıl yıldız hacı maalesef yoktu. 1998 de iki tane vardı. Biri Filistinli Şehid Şeyh Ahmet Yasin diğeri bizden rahmetli N.Erbakan. Hüccac büyük bir şevkle bu zatları takip etmiş onlarla hac arkadaşı olmanın onurunu yaşamışlardı. Malum bu konuda meşhur tevatür Şeyh Şamille ilgilidir. İmam iyice yaşlanmıştır. Ruslar İmamın ölüp ellerinde kalmasından çekindiklerinden, hacca gitmek koşuluyla azat etmişler. Hac'ta o kadar çok sevgiyle karşılaşmış ki yönetim çareyi İmamı, Kâbe’nin üstüne çıkartmakta bulmuş. Tüm hüccac bu yorgun ama efsanevi Kafkas kahramanını, Mücahidini saygılamış, selamlamış.


*. Geleneksel güneş gözlüğü kaybetme eylemini bu yılda gerceklestirdim. Neyse ki yedeği vardı.
*. Eski Kâbe imamları insanın yüreğini eritirdi kıraatleriyle. Şimdilerde 3-5 ayet oku ver selamı: Yallah hacı! Bizim mahalle imamlarımız daha güzel ve uzun okuyorlar. Bizim imamların kalitesi arttı, kabul ama Suud tasarruf yapıyor olmalı yoksa Mısır'da hafız kıtlığı mı var. Dünya ya Kâbe den canlı yayın yapan mübaşir TV ye bakın halin düştüğü derekeyi anlarsınız; Korelilerin müslüman olmalarına, Kur'an okumalarına sevinç duyarım ama lehçeleriyle âleme Kur'an tilavetlerine hiç kimse kusura bakmasın itiraz ederim.
*- Sağ olsun DİB, TV izleme konumuzu da halletmiş. Mübaşir 1-2(Suud kanalı, Kâbe ve M.nebevî canlı yayın), TRT Türk ve Diyanet ayrıcanada A hbr. Böylece hem TV izlemememizi hem de kötü programlardan korunmamızı sağladı.
*.  Mescidi Haramda genişletme çalışmaları malumunuz 2025 e kadar sürecekmiş (2023 deseler neleri eksilir!). Az  bir zaman önce Osmanlıda meccani-tedviren  Kaymakamlık yapan Suudlu ağalar fırsat bu  deyip genişletilen alanlara kendi isimlerini veriyorlar. King Abdullah, Melik Faysal vb. Mescidi Haram üzerine isim olur mu? Çok ayıp ediyorlar.  Kendilerinden önce hizmet edenler bir kitabe yazmaktan aciz miydi?

Osmanlı basit bir çeşme bile yapsa adını alnına yazarke, Kâbe revaklarına isim vermemiş.

* Mescidi Nebevîde kadrolu tebliğciler 7/24 görev yapıyorlar. Performans değerlendirme formları filanda tutuyorlar (herhalde kendi ödenekleri ile ilgilidir). Suud'da Hacılara iyi davranan tek şirin abiler bunlar. Talim ve sohbet halkaları oluşturuyorlar (halka da arapça imiş). Ama bizim milletten hiç giren görmedim, hatta Türkilerden bile. Dolayısıyla ülkemiz asla selefî ve de Arabistan filan olamaz olsa olsa basarlarsa parayı lejyoner alırlar. Zaten adamların anlattıklarına alt yapı da yok. Medine de 5.gündü, ziyaret mahallerini gezdiriyorlar. Hacının biri bana sordu: dere tepe dolaştırıyorlar da bizi de niye peygamberimizin mezarına götürmüyorlar? Hayret ettim bu önemli bilgiye; Peygamberimizin mezarının Medine’de olduğunu biliyordu; memleket ortalamasının üstünde bir bilgi seviyesi.  Meğer Mekke’de sormuş Medine’ye onun için gidileceğini söylemişler.-Hacım hiç selamlamaya götürmediler mi?dedim.Gitmiş bir çok kez ama anlamamış künhünü, yatır gibi bir türbe de görememiş. Bu profile: aslında bütün imamların üstad İbni Teymiye gibi duşundükleri şeklindeki birleştirici mesajlarınızı nasıl ileteceksiniz?Demek adamlar denemişler bir daha da bizimkilerin yakasına sarılmıyorlar. Ben yüce milletimi temsilen bir kaç halkaya katıldım: çok abartiyorlar neredeyse İmamı Azamın İbni Teymiyyenin talebesi olduğu sanısına ulaşınca, zorlamadım onlara hayırlı işler diledim.
*. Mescitler de engelli bisikleti kullananlar arasında sakarlıkta bizimkiler birinci, ikincilik zencilerin. Aklımın almadığı bu zencilerin nasıl iyi araç kullanabildikleri. Şöyle bir kanaatimde oluştu: bizim nasıl yabancı dil eğitimine yatkınlığımız düşükse sanırım şoförlüğe de düşük (benimki kesin) zira ki insan ve araçların o kadar çok ve iç içe olduğu yerlerde hiç bir kazaya rastlamadım (adam adamı ezdi ama araç değil). Oysa ki bayramda ülkemiz kan gölüydü.
*.  Siz bu olumsuzlukları dikkate almayınız (hayat bir mücadeledir zaten). Hiç gitmedinizse hemen bugünden gitme yollarını arayınız. Bizim M.Ali keşke param olsa da bir an önce yazılsaydım dedi. Sen yine de hemen yazıl dedim, seni yarın götürecek olan yok ki; hiç olmazsa emekli olmadan sıran gelir. Malezya’da sorumluluk sahibi ebeveyn yeni doğan çocuğu önce nüfus idaresine sonrada götürüp Hac İdaresine kaydettiriyorlarmış.

 Ve birkaç tiyo: Afganistan (2.500$), Rusya ( Dağıstan, Çeçenistan vb.3.000$), bu ülkelerle bazı Türkiler de kontenjanlar dolmuyormuş, oralarla ilişkisi olanlara duyurulur.
Bu yazı hac ve umrenin faziletlerini anlatan bir inceleme veya kılavuz değildir; onu yapan pek çok kitap var, emeğe saygı düşer bize. Gittim, gördüm 15.000 karakter yazdım. "Eleştirilen haberdir" savı arkasına sığınıp çok şeyi eleştirdim ama size haksızlık yapmamak adına kendime dokunmadım; Onu da lütfen siz yapınız ayrıca katkılarınızı da ekleyiniz ve yorumlara not düşünüz.
Zeytinburnu.19 Ekim 2015




 Bir Dâ'î ve talebeleri
 Melik Abdullah genişleme alanı
 Kabe genişleme alanı krokisi
 Osmanlı Revakları yapım işleri

28 Ağustos 2015 Cuma

Cami üçlemesi: Cami şadırvanları, klimaları ve helaları...



1. Şadırvanlar:

Dilimde tüy bitti, hayatta başarılı olamadığım bir konudur Cami Şadırvanları. Şadırvanda vudû’-abdest almak çok zaman müşkildir. Mühendis, usta, Cami Dernek Başkanı vb ünvanlı insanlara hayranımdır; bu garabeti inşa etmek pek bir hüner gerektirir tabiatıyla. Bir defa ergonomi yoktur. Hadi geçtik onu illa musluktan akan su önünüzdeki demir veya mermer ayakkoymalığa çarpar, bazı mezheplerde bu kullanılmış suyun size teması mekruhtur. Hadi onu da geçtik üstünüz başınız ıslanır.  Halbuki ecdat Mimar Sinan şahsında 1565 yılında bu konuyu çözmüş Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. Ayakkoymalığı herkese özel mermer küvet şeklinde yapıp ana akıntıya aşağıdan yol vermiş. Ergonomik, estetik ve şer'i.
Bu garabetle ömrümce mücadele ettim ve yeterli başarıyı yakalayamadım lakin eğer Yüce Rabbim bana bir Cami yapma veya Cami derneği yetkilisi olma fırsatı verirse rahmetli Mimar Sinan'a yeniden işbaşı yaptıracağım .





2. Cami Klimaları.
Bir takıntımda budur. Neden?
Kullanmış olduğumuz Split tip klimalardır. Bunlar camideki havayı alıp soğutup geri vermektedir. Dolayısıyla kuru, oksijensiz - karbondioksitli ve soğuk havayı geri vermektedir. SICAK HAVA YUKARI ÇIKAR SOĞUK HAVA AŞAĞI ÇÖKER. Soğuk ve C02 li hava cami zeminine çöker. Cemaatin ayak ve bacakları üşürken( romatizmaları ve öksürükleri azar) üst tarafları terler.
KLİMALAR YUKARI DOĞRU ÜFÜRTÜLMELİ
ANA KAPI EN AZ YARIM KAPI ARALIKLI OLMALI VE ÇAPRAZDAN İKİ PENCERE AÇIK OLMALIDIR. BÖYLECE SERİN HAVA SİRKÜLASYONU GERÇEKLEŞMELİDİR.  Kapıyı açacaktık niye klima çalıştırıyoruz gibi ters mantık işletilebilinir. Aksi halde de soğuk ve havasız ortamda zarar görürüz.
Bu bilimsel gerçekliğin yanında - ki bunu kimse takmaz- estetik handikaplarda var. Şöyle ki yep yeni mükemmel camimizin sağı solu, önü arkası iri iri ucube klimalarla techiz edilir. Bu sorun Eyüp Sultan Camiinde amaçlanmadan hem bilimsel hem de estetik açıdan mükemmel çözülmüş. Fi  tarihinde Camiye klima takma projesi gelişince Anıtlar Kurulu engeliyle karşılaşmışlar. Bunu aşmak içinde klima iç üniteleri büyük kubbenin eteklerine( bunun teknik ismi: kedi yolu) özenle gizlenerek yerleştirilmiş. "Camimiz Klimalıdır" yazar her tarafında ama klima göremezsiniz yukarıdan serinlik yağarken. Bildiğim kadarıyla Türkiye de tek örnek.
Ve yine eğer Yüce Rabbim bana bir Cami yapma veya Cami derneği yetkilisi olma fırsatı verirse bu kez kaçak değil ama projeli bir şekilde Eyüp Sultan Camiini taklit edeceğim.
 
















3.  Cami helaları:
Umumi hela işletme görev ve sorumluluğu yerel yönetimlerin boynundadır. Bazı ülkelerde para karşılığı bazı ülkelerde ise parasız bu hizmet verilir. Bizde de çok az - eser miktarda bulunan bu hizmet ücret karşılığıdır. Zeytinburnu Belediyesi Türkiye'de ilk ve sanırım hala tek bir uygulama yapıyor: Cami helalarını umumileştiriyor, bedava ve kaliteli hizmete kavuşturuyor. Elan bir kaç Cami helası hariç (derneklerin angajmanları nedeniyle) tüm Camilerde uygulama başarılı bir şekilde sürüyor. Hani af edersiniz " bal dök yala". Her yer pırıl pırıl, tertemiz, hijyenik. İçerde tuvalet kağıdı lavoba veya oturak yanında sabun, kağıt havlu, sıcak su. Sabah namazı açılan yatsı sonrası kapanan ve sürekli koşuşturan görevlileri. Ayrıca duş alma üniteleri, yine havlu kağıtları ve sabunu hazır. Huzurlu, temiz ve rahat ortamlar. İlk, tek ve örnek bu çaba umarım göze gelmez, dumura uğramaz, bilakis benzerleri çoğalır ve medeniyet hanemize artılar katar. Sizlerde lütfen yolunuzu düşürün ve bu mekanları teşrif ediniz.





 duş
hela


19 Temmuz 2015 Pazar

İSTANBUL’UN FETHİ

                          
                         
Bugünlerde YAT( yaşam alanında tatil) programı uyguluyorum. Yatarken de yaşadığım şehrin geçmişine göz atıyorum: İstanbul’un Fethi Dukas Kroniği (Bizanslı tarihçinin vak’anamesi)*. Size bir kaç not:

          1.  Hainler ve Kahramanlar.

Bazı gereksiz ayrıntılara rastladım: I. Mehmed( Çelebi) Padişahımızın fetret döneminde kardeşi Musa Çelebiyle Trakya’da savaşırken asakiri ile birlikte aylarca Bizans’ta misafir edildiği, iki kez yenilip İstanbul’a sığındığı ancak ki 3. hurucunda galip geldiği, Bizans İmparatoru ile baba-oğul kanka oldukları, İstanbul’da epey müslim tüccar bulunduğu hatta sürekli bir tahkim Kadısının görevli olduğu gibi. Bizans ve Osmanlı sarayları birbirlerinin taht savaşlarında çok etkin olmuşlar. İmparator, Sultan, Şehzade, Prens kimin eli kimin cebi karışmış. Araları 1 Stadion’dan çok olmamış( 184,87 m.). Karşılıklı haraç ve tavizlerle etkileşimlerini sürdürmüşler…
Yani bildik, sıradan hikayeler. Saray entrikalarında – taht mücadelelerinde aile içi rakiplerinizi, hasımlarınızı aşırı yorarsanız onlarda size gaile çıkartıyorlar, hain oluyorlar: Dukas’ı da tarihide hep bunlar meşgul ediyorlar. Yakın tarihte ise bir istisna var; İslam dünyasının medarı iftiharlarından R. Gannuşi tek başına iktidar ve CB,BB vb. makamlar için fırsat yakalamıştı; O ve ekibi büyük bir fedakarlıkla iktidarı ve gücü rakipleriyle paylaştılar. Tunus aşırı seküler, Stalin ötesi yapıdan gelmesine ve bir çok komploya rağmen dengelerini kurabildi ve yaşanabilir ender Arap ülkelerinden biri oldu. Bu ufku iyi gören Gannuşi ve adamlarının: “Rakiplerinizin ikbal, istikbal ve hatta iktidar umutlarını büsbütün yitirtmemelisiniz” düsturu sayesinde oldu aksi halde rakipleri – pekte yabancısı olmadıkları- derin devletlerin; Fransa, Abd vs. şefkatli kucaklarına oturacaklar ve Mısır, Libya, Suriye, Yemen gibi bol kanlı filmler izleyecektik. Rakibinin; ülkendeki başka bir din, mezhep, cemaat, tarikat, parti, etnisiti, kardeşin-emminin oğlu her neyse nefes alamayacak şekilde ümüğüne çökersen O / Onlar Kara donlu Bizanslıya, Sırp’a veya Vatikan’a sığınırlar; denize düşenden erdemli hareketler beklemeye de hakkımız olmamalı.
Bu hususlar hep tartışmalı olmakla birlikte sık karşılaştığımız vak’alar.

       2.  Dinden sapmalar ve Uzun Felaket Yılları.

Yazarımız dini bütün biri. Dinde, Kilisede birlikten yana. Anlattığı vakalar 1341 – 1462 aralığı. Osmanlının – Müslümanların- zıp zıp zıpladığı, talihin yanlarında olduğu, dünyada her ne gelişme olsa işlerine yaradığı dönem. Ön asya, Trakya ve Avrupa’nın yani Hıristiyan dünyasının ise felaket yılları. Herkesin kendi paçasını kurtarmaya çalıştığı, hainlikler, küçük hesaplar, satışlar, fitne, fesat. “ içimizden ayarttıkları, dinden çıkarttıkları beyinsizleri Paşa yapıp memleketlerimizi işgal ediyor; kızlarımızı( cariye) ve oğlanlarımızı( yeniçeri) esir alıp Bizi bizimle yeniyorlar.”.

Ve İstanbul’un düşmesi: “titre ey güneş ve arz! Bizim adiliğimiz ve günahlarımızdan dolayı Tanrı bu felaketleri başımıza sardı, bizi bu barbarlarla tedip ediyor. Yoksa O elbette Adil ve Hikmet sahibidir.” Bu yakarışları okurken kendimi duyumsuyorum: ben Dukas niyetine karşıya bakarken aramızdaki gizli aynadan meğer kendimi görüyormuşum. Ya da O benim aksi sedam. Al o lafları Müslümanlara, Balkanlara, Kafkaslara, Orta doğuya ve tabii ki günümüze uyarla, yazarı da sen-ben-o olalım.
O felaket günleri onların zıplama tahtasına evrildi umarım bugünlerde bu coğrafya için öyle olur.

    3.  Müthiş sex gücümüz ve ecnebi hatun hayranlığımız.

 Dukas’ın bir çok tespitine itiraz edebiliriz ama biri
 var ki hiç birimiz: acaba? diyemeyiz; zira ki alameti farikamız olmuş. İşin kötüsü demek ki o algı genlerimize adam akıllı kök salmış kurtulmamız ise yakın nesillerde pek kabil gözükmüyor: 
“ Bunlar, diğer bütün milletlere nispeten zapt olunmaz bir derecede şehvete meyyaldir ve şehvani arzuları doymaz. Şehvetleri o derece şiddetlidir ki hiç durmaksızın cinsi münasebette bulunurlar.”
Bu megalomanimiz aynen dört nala devam ediyor.
“ işte bu millet Romaioi veya İtalialı, yani başka milletten olan kızlara karşı, ister rızaları ile ister esir olarak gelsinler, bir Afrodit ve bir Semeli( tanrı Jupiter’in kapatması) gibi nezaketli muamele yaparlar ve kendi milletlerinden ve lisanlarını kullanan kızlardan bir ayı veya bir sırtlan imiş gibi nefret ederler”
Kezbanlar, Haticeler kaşık düşmanıdır karılıktan hatunluğa terfi edemezler. Ama o günün nataşaları, Latinleri, ecnebi kadınları Hürrem ( iç açan, tatlı kız), Dilruba ( gönül çelen), Mahidevran ( devrinin güzeli) dırlar ve olmaya devam ediyorlar.

Halbuki aşkına yandıkları ecnebi kadınlar:” Yüzü tarafından perhiz ve arka tarafından paskalya idi”   
 ( bizdeki -dışarıdan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe- lafı karşılığı).
 Son söz: Dukas’ın ebelerimizin haklarını koruyucu tavrını çözemedim, hakşinaslığından mı yoksa komşunun karısı komşuya Afrodit göründüğünden mi?

*- Kitap özetinde sponsorum Kazım BAYCAR hoca’ya teşekkürler.