29 Ocak 2026 Perşembe

BAĞIMLILIKTA MAL ARZI VE TALEBİ

 


Ademoğlu, kendisini ve mümkünse tüm dünyayı mutsuz etmek için aşırı istekli, yetenekli ve başarılıdır…

Bir malın arzı azalırsa tüketimi düşer mi? Bu, iktisat ilminin en eski tartışmalarından biridir: Her arz kendi talebini mi yaratır, yoksa her talep kendi arzını mı?

İlim adamları tartışmaya devam etsin; biz ise zararlı bir madde üzerinden, somut bir örnekle mevzuya dalalım.

Bozkır dedikleri aman, Küçük kasaba bir danem aman (türkü)

(Çağlayan)

Mehmet Akgül( 1948-2021Almanya/pandemi) kendisi Almanya’da yaşıyordu. 1994 belediye seçimlerinde, DYP’den Konya/Bozkır/ Çağlayan( Çat) kasabası belediye başkanı seçildi.

Çat kasabası halkı, çok tatlı bir işle hayatını kazanıyordu. Hemen her hanede birkaç yüz arı kovanı vardı. Kendisi de sıkı bir arıcı olan, Müftü Lütfi Eker hocamız: “Arı ile Karı, gezdikçe verimli olur” derdi. Bu minvalde Toros dağlarının, bir mevsim güneyine diğer bir mevsim kuzeyine arılarını gezdirerek geçimlerini helal ve temiz yoldan sağlıyorlardı.

Harcamaları ise maalesef böyle iyi değildi, Alkol tüketimi yüksekti. ( Narkotik maddeler henüz bu beldeye sirayet etmemişti.) Komşu akraba ziyaretlerinde, düğün dernekte alkol ikramı haddinden fazlaydı. Kasabadaki iki tekel bayisi haftada iki üç kamyon alkol maddesi satıyordu. Düğünlerde “şu kişi 40 kasa beriki 50 kasa alkol ikram etti” diye adeta övünç yarışları yapılırdı. Bizzat şahit olduğum bir olay şu idi: 8-9 yaşlarında üç tıfıl bira almış içiyorlardı, nasıl aldınız dedim, üçü harçlıklarını birleştirerek almışlardı.

Yeni seçilen Belediye Başkanı da leyli nehari, zil zurna gezen biriydi. Kendisine hayırlı olsun ziyaretimde: “tencere yuvarlandı kapağını buldu, artık buraya kamyon servisleri yetmez alkol boru hattı döşersin!” dedim.

Cevaben şöyle dedi: “Evet çok içiyorum ama mesele öyle göründüğü gibi değil. Ben aşırı alkol müptelası bir hastayım. Dört kez Almanya’da AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezi) tedavisi gördüm ama nafile. Neler çektiğimi ben biliyorum, öyle kötü, öyle perişanım ki buna hayat denmez. O yüzdende ilk ve en önemli işim bu mereti bu kasabada sıfırlamak olacak.” “Yürü,” dedim, “el verir ki makul olan herkes sana yardımcı olur.”

Nitekim öyle de oldu. İşe dört elle sarıldı; hatta bir ara kendisine “Dördüncü Murat” lakabı bile takıldı.  

Başkan önce tekel bayilerini alkollü maddeleri satmamaları için ikna etti. Düğün dernek hepsinde alkol sunumunu kaldırdı. Artık bahçede, sokakta parkta da içilemiyordu. Şehre giden otobüs ve dolmuşlara elde sallanan alkollü maddelerle binilemez oldu. Eğitim ve bilinçlendirme çabaları da paralel olarak artırıldı.

Kısacası, zahmetsiz ve ucuz temin ile tüketim kolaylıkları ortadan kalkınca millette bu kötülüğün peşine düşmedi. Elbette aşırı bağımlılar ve mütegallibe gidip şehirde bu ihtiyacını gideriyordu ama genel tablo değişmişti. Bir yıl sonra yapılan değerlendirmede, kasabada alkol tüketiminin %5’e düştüğü, yani %95 oranında azaldığı görüldü. Arz kısılınca talepte kısılmıştı. Arz, talebi belirlemişti.

BU NE SEVGİ AH BU NE IZDIRAP. ( Türkü, hasan bayıra)

( Batı İslam alemine eğiliyor)

Kürevi müstevlilerce, 1980’lerde, Jimmy Carter’ın akıldanesi, Zbigniew Brzezinski’nin kaleme aldığı ve “komünizme karşı ılımlı İslam” fikrine dayanan Yeşil Kuşak Projesi hayata geçirildi. İlk uygulamalar Afganistan ve Pakistan’da başladı. Konunun Aziz İslam tarafı, bahsi diğer olmakla birlikte hiçbir zaman ılımlı olmadı, bilakis İslamcı(!) terör örgütleri kurduruldu, kullanıldı, kullanılıyor.

Projenin finansmanı içinde Narkotik maddelerin imal ve satışına göz yumulması benimsendi. Batıya transferi sıkı takiple minimize edildi. İslam dünyasına ise kapılar ardına kadar açıldı, bu dünya kötü maddelere gark edildi. Zamanla kumar, fuhuş ve türlü sapkınlıklar da yeni bonus pislikleri olarak eklendi. Böylece bizim derenin taşıyla, kuş sürüleri vuruldu/ vuruluyor.

Projenin komünizm ayağı kısa bir süre sonra konusuz kaldı, bitti. Diğer hedefleri ise bütün yıkıcılıklarına devam ediyorlar.

1980 öncesinde hiç dikkatimizi çekmeyen hatta halk olarak bilmediğimiz maddeler çarşı pazarımızı, gencimizi yaşlımızı kasıp kavurdu. Proje Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye istikametinde kalmadı; Müslümanların yaşadığı her coğrafyayı felç etti. Yemen öne fırladı, Afrikalılar ellerini bulaştırdılar. Derken bizimkiler her yakada uzun koşulara girdiler ve hala da iri adımlarla çıkılmaz yollardalar. Akli melekeleri uçmuş, siyasal ve sosyal talep ve amaçları buharlaşmış insancıklar, mankurtlar olduk. Müslümanların maddi ve manevi tüm kazanımları ya imha ya da iç edildi.

 Mamafih cemiyetin tağyiri, tefessühü kimsenin zatî sorumluluğunu kaldırmaz. Bu kötü işlere bulaşan her fert, öncelikle kendine zarar vermektedir ve devamında içinde yaşadığı topluma daha fena zararı dokunmaktadır. Tamam her koyun kendi bacağından asılır ama bütün ağılı da mahveder.

 Doğrusu biz Müslümanlar, hem tek tek ferden hem de ülke/ler olarak bu meş’um projeyi boşa çıkaracak direnç, savunma ve karşı atağı yapmalı idik, yapamadık. Yapar mıyız? Belki… Henüz ölmedik. Küçük karşı koymalarımız anlamlı olsa da katre şifa verememektedir.

Tarih boyunca gâvuru müslümanı Aziz İslam’dan nemalanmak için hep uğraş verdiler. 20. yüzyılda gâvur aklı şeytandan da destek alınca bizi en açık yerimizden, kişisel zaaflarımızdan vurdu, savunma mekanizmalarımız çöktü. 

 “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu” (Mehmet Âkif)

Ah Ömer (r.a)... Son elli senedir, senin bu sözünü kullananı çok gördük ama işi senin gibi üstlenip yapanını göremedik. Çok az, bir iki iyi niyetli ve mevzi çabalarda akim kaldı. Anlı şanlı İslam Cumhuriyetleri/ Krallıkları da böyle küçük işlerle meşgul olma fırsatı bulamadılar. 

Yakın geçmişte ve günümüzde dini, ilmi, idari ve siyasi pek çok önder, lider, rehber yetiştirdik; önümüze düştüler ama hiç biri bu temel sorunumuza el atmadı. Atamadı demiyorum atmadı, sırtını döndüler, görmediler. Devraldıkları ve devrettikleri gün bilançoları arasındaki negatif fark boylarının ölçüsüdür. Zira Kamuda: bilgim yoktu, vay anasına fark edememişim gibi gaflete düşülemez. Mazeretleri ise asla kabul edilemez.

Yani bu ümmetin her noktasında görev kuşananlar dünya ahiret bu vebal altındadırlar, ağır kusurları vardır.

Öyle vıdı vıdı edip tepeden ahkam kesenleri geçelim. Kolları sıvayıp işe dalmış bir küçük kasaba belediye reisinin muzafferane mücadelesi cümle aleme ibret olmuştur.


2013 yılı idi. Türkiye’nin ilk Cibuti Büyükelçisi H. Yavuzla muhabbet ediyorduk. Asgari ücret bin doların üzerinde imiş. İşşizlik yok denecek kadarmış. Nezih ve eğitimli insanların ülkesi bu Serbest Ticaret Bölgesi, âdeta bir müslüman Hong Kong’uymuş. Halk aşırı Osmanlı ve Türkiye sevdalısıymış hatta o zamanların (ve tabii ki 2071'e kadar olacak) Dünya Liderimiz, Cibuti’de aday olsa %90 oranında oy alabilirmiş. Sefirimizin ağzından bal damlıyordu. Böyle mutlu ve müreffeh bir İslam beldesinin varlığı beni de mutlu etti.                               Sonraları bin pişman olduğum o mukassi soruyu sordum: birkaç kulaç uzağındaki Yemenden oraya haram, necis şeyler gelmiyor mu? O zamanlar Yemende adı Salih ama kendi süfli bir başkan vardı. On binlerce çete mensubuyla, yüz binlerce dönüm arazide milyonlarca ağaçta kötü madde yetiştirir dağıtırdı. Yani adam başkan olarak halkını koruması gerekirken çete başı idi. Sefirimiz: Onu sorma dedi. Mal Yemenden değil daha tesirli(!) olduğu için Etiyopya’dan gelmektedir. Eğer her gün saat 11.00 de raflar dolmamışsa o halkın ekserisi deli dana hastası gibi çıldırır. O yüzden idare bunu mutlaka temin eder. Zaten kötü madde iştihayı kestiğinden insanlar gıdasızlıktan ve de genç yaşlarda nalları dikmekteler. Ve beslenmede de çok dikkatli değiller bol bol Qava( Coffee) tüketirler.

Bir tek Cibuti mi böyle, maalesef her yer Cibuti!

İsterseniz bizden de yerli ve milli bir hikaye:

2016. 300 bin nüfuslu bir ilçemiz. Polisler çok kızıyorlar. Binbir emekle madde içici veya satıcısını yakalıyorlar: Savcım ne yapalım? – “ifadesini alın bırakın veya mevcutlu olarak getirin.” Yine bir sürü emek, işlem, neticede şahıs polisten önce Adliyeden ayrılıyor. Çok bilmişlerce deniyor ya “yatarı olmayan ceza.” Bu tekrarlar sık sık oluyor. Oysa ki hiçbir suç, yapanın yanına kâr kalmaz. Sonra şahıs ortalık yerden kayboluyor ama polis bunun farkında değil; nasılsa birileri bu boşluğu doldurmuş oluyor ya da işin adliye safahatı Polisin bilgisi dışında.

Aynı yıl bu ilçede Sosyal Hizmetler’ce verilen “nakti yardım” alan aile sayısı 1050 idi. Önce şöyle düşünülür; demek ki burada epey yetim veya çok fukara aileler var. Yanılırız, bunun 900 adedi “ eşi hapiste olan” kadınlara veriliyordu.

Hani o “ ifadesini alın bırakın” talimatıyla başlayan süreç, tekerrür eden suçlarla devam ediyor ve bu beyinsiz şahıslar için 30-40 yılı bulan ‘yatarlı cezalara’ dönüşüyordu. Şahıs mahpusta olduğundan dışarıdaki çoluk çoçuğu fakirliğe düşüyor ve Devlette bu mağdur ailelere yardım ediyordu mecburen. Bunlar, içeri düşmüş çoluk çocuk ve hatta iş güç sahibi kişilerdi, çoğu ticaret erbabı veya esnaftı. Restaurantçı, büfeci, kuyumcu, berber, araba yıkayıcısı, memur, sucu, marangoz vb. Yoksa hepten serseri takımı değil, onları da istatistiğe dahil edecek olursak üç beş binli rakamlara ulaşırız. 2016 rakamlarını 2026’ya eskalasyon / güncellemek için 3,1627 ile çarpınız lütfen.                                                                   Yani ülkenin kapısından bacasından kolayca giren mal arzı kendi talebini çarpanlı bir şekilde yaratıyor, herkesi içici/torbacı yapabiliyor.

Hiç umudun kalmamışken / Bi' güneş parlar bazen ( aydilge )

Şimdi de sevindirici bir bilgi: genetikçi tıp otoriteleri diyorlar ki “ Ne kadar ölümcül bir pandemi olursa olsun insanlığın %15-20’si mutlaka ona karşı antikor üretip hayatta kalır”. Rabbim bizlere böyle bir özellik ve güzellik vermiş. Evet düşünürsek eskiden dehşetli salgınlar vardı ve fakat aşı yok, ilaç yok yine de her seferinde Ademoğlu paçayı sıyırıyordu.

Neticede “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!” (dadaloğlu).