1 Nisan 2026 Çarşamba

Türkiye ve Ortadoğu Sanayisinin Acı Kaybı!

 

Yedik, içtik ve israf ettik.



Alaattin Tecim...Henüz baharının 84’ündeydi, hayatını kaybettiğinde. Nice projeleri, hayalleri ve emelleri vardı. Hepsi, onunla birlikte kara toprağa sırdaş oldu.

Hemen söyleyeyim, bu girişi duysa Alaattin Ağabey küplere binerdi. Kırmızı Kitapları(Risale i Nur) ve Üstad Said Çekmegil’in yaklaşımlarını şahsında meczetmiş biri olarak: bunlar cahil cühela vıdı vıdısı der ve ilave ederdi “ahiret hayatı daha hayırlı ve bakidir” (A’lâ 17).

29 Ocak 2026 Perşembe

BAĞIMLILIKTA MAL ARZI VE TALEBİ

 


Ademoğlu, kendisini ve mümkünse tüm dünyayı mutsuz etmek için aşırı istekli, yetenekli ve başarılıdır…

Bir malın arzı azalırsa tüketimi düşer mi? Bu, iktisat ilminin en eski tartışmalarından biridir: Her arz kendi talebini mi yaratır, yoksa her talep kendi arzını mı?

İlim adamları tartışmaya devam etsin; biz ise zararlı bir madde üzerinden, somut bir örnekle mevzuya dalalım.

Bozkır dedikleri aman, Küçük kasaba bir danem aman (türkü)

(Çağlayan)

Mehmet Akgül( 1948-2021Almanya/pandemi) kendisi Almanya’da yaşıyordu. 1994 belediye seçimlerinde, DYP’den Konya/Bozkır/ Çağlayan( Çat) kasabası belediye başkanı seçildi.

Çat kasabası halkı, çok tatlı bir işle hayatını kazanıyordu. Hemen her hanede birkaç yüz arı kovanı vardı. Kendisi de sıkı bir arıcı olan, Müftü Lütfi Eker hocamız: “Arı ile Karı, gezdikçe verimli olur” derdi. Bu minvalde Toros dağlarının, bir mevsim güneyine diğer bir mevsim kuzeyine arılarını gezdirerek geçimlerini helal ve temiz yoldan sağlıyorlardı.

Harcamaları ise maalesef böyle iyi değildi, Alkol tüketimi yüksekti. ( Narkotik maddeler henüz bu beldeye sirayet etmemişti.) Komşu akraba ziyaretlerinde, düğün dernekte alkol ikramı haddinden fazlaydı. Kasabadaki iki tekel bayisi haftada iki üç kamyon alkol maddesi satıyordu. Düğünlerde “şu kişi 40 kasa beriki 50 kasa alkol ikram etti” diye adeta övünç yarışları yapılırdı. Bizzat şahit olduğum bir olay şu idi: 8-9 yaşlarında üç tıfıl bira almış içiyorlardı, nasıl aldınız dedim, üçü harçlıklarını birleştirerek almışlardı.

Yeni seçilen Belediye Başkanı da leyli nehari, zil zurna gezen biriydi. Kendisine hayırlı olsun ziyaretimde: “tencere yuvarlandı kapağını buldu, artık buraya kamyon servisleri yetmez alkol boru hattı döşersin!” dedim.

Cevaben şöyle dedi: “Evet çok içiyorum ama mesele öyle göründüğü gibi değil. Ben aşırı alkol müptelası bir hastayım. Dört kez Almanya’da AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezi) tedavisi gördüm ama nafile. Neler çektiğimi ben biliyorum, öyle kötü, öyle perişanım ki buna hayat denmez. O yüzdende ilk ve en önemli işim bu mereti bu kasabada sıfırlamak olacak.” “Yürü,” dedim, “el verir ki makul olan herkes sana yardımcı olur.”

Nitekim öyle de oldu. İşe dört elle sarıldı; hatta bir ara kendisine “Dördüncü Murat” lakabı bile takıldı.  

Başkan önce tekel bayilerini alkollü maddeleri satmamaları için ikna etti. Düğün dernek hepsinde alkol sunumunu kaldırdı. Artık bahçede, sokakta parkta da içilemiyordu. Şehre giden otobüs ve dolmuşlara elde sallanan alkollü maddelerle binilemez oldu. Eğitim ve bilinçlendirme çabaları da paralel olarak artırıldı.

Kısacası, zahmetsiz ve ucuz temin ile tüketim kolaylıkları ortadan kalkınca millette bu kötülüğün peşine düşmedi. Elbette aşırı bağımlılar ve mütegallibe gidip şehirde bu ihtiyacını gideriyordu ama genel tablo değişmişti. Bir yıl sonra yapılan değerlendirmede, kasabada alkol tüketiminin %5’e düştüğü, yani %95 oranında azaldığı görüldü. Arz kısılınca talepte kısılmıştı. Arz, talebi belirlemişti.

BU NE SEVGİ AH BU NE IZDIRAP. ( Türkü, hasan bayıra)

( Batı İslam alemine eğiliyor)

Kürevi müstevlilerce, 1980’lerde, Jimmy Carter’ın akıldanesi, Zbigniew Brzezinski’nin kaleme aldığı ve “komünizme karşı ılımlı İslam” fikrine dayanan Yeşil Kuşak Projesi hayata geçirildi. İlk uygulamalar Afganistan ve Pakistan’da başladı. Konunun Aziz İslam tarafı, bahsi diğer olmakla birlikte hiçbir zaman ılımlı olmadı, bilakis İslamcı(!) terör örgütleri kurduruldu, kullanıldı, kullanılıyor.

Projenin finansmanı içinde Narkotik maddelerin imal ve satışına göz yumulması benimsendi. Batıya transferi sıkı takiple minimize edildi. İslam dünyasına ise kapılar ardına kadar açıldı, bu dünya kötü maddelere gark edildi. Zamanla kumar, fuhuş ve türlü sapkınlıklar da yeni bonus pislikleri olarak eklendi. Böylece bizim derenin taşıyla, kuş sürüleri vuruldu/ vuruluyor.

Projenin komünizm ayağı kısa bir süre sonra konusuz kaldı, bitti. Diğer hedefleri ise bütün yıkıcılıklarına devam ediyorlar.

1980 öncesinde hiç dikkatimizi çekmeyen hatta halk olarak bilmediğimiz maddeler çarşı pazarımızı, gencimizi yaşlımızı kasıp kavurdu. Proje Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye istikametinde kalmadı; Müslümanların yaşadığı her coğrafyayı felç etti. Yemen öne fırladı, Afrikalılar ellerini bulaştırdılar. Derken bizimkiler her yakada uzun koşulara girdiler ve hala da iri adımlarla çıkılmaz yollardalar. Akli melekeleri uçmuş, siyasal ve sosyal talep ve amaçları buharlaşmış insancıklar, mankurtlar olduk. Müslümanların maddi ve manevi tüm kazanımları ya imha ya da iç edildi.

 Mamafih cemiyetin tağyiri, tefessühü kimsenin zatî sorumluluğunu kaldırmaz. Bu kötü işlere bulaşan her fert, öncelikle kendine zarar vermektedir ve devamında içinde yaşadığı topluma daha fena zararı dokunmaktadır. Tamam her koyun kendi bacağından asılır ama bütün ağılı da mahveder.

 Doğrusu biz Müslümanlar, hem tek tek ferden hem de ülke/ler olarak bu meş’um projeyi boşa çıkaracak direnç, savunma ve karşı atağı yapmalı idik, yapamadık. Yapar mıyız? Belki… Henüz ölmedik. Küçük karşı koymalarımız anlamlı olsa da katre şifa verememektedir.

Tarih boyunca gâvuru müslümanı Aziz İslam’dan nemalanmak için hep uğraş verdiler. 20. yüzyılda gâvur aklı şeytandan da destek alınca bizi en açık yerimizden, kişisel zaaflarımızdan vurdu, savunma mekanizmalarımız çöktü. 

 “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu” (Mehmet Âkif)

Ah Ömer (r.a)... Son elli senedir, senin bu sözünü kullananı çok gördük ama işi senin gibi üstlenip yapanını göremedik. Çok az, bir iki iyi niyetli ve mevzi çabalarda akim kaldı. Anlı şanlı İslam Cumhuriyetleri/ Krallıkları da böyle küçük işlerle meşgul olma fırsatı bulamadılar. 

Yakın geçmişte ve günümüzde dini, ilmi, idari ve siyasi pek çok önder, lider, rehber yetiştirdik; önümüze düştüler ama hiç biri bu temel sorunumuza el atmadı. Atamadı demiyorum atmadı, sırtını döndüler, görmediler. Devraldıkları ve devrettikleri gün bilançoları arasındaki negatif fark boylarının ölçüsüdür. Zira Kamuda: bilgim yoktu, vay anasına fark edememişim gibi gaflete düşülemez. Mazeretleri ise asla kabul edilemez.

Yani bu ümmetin her noktasında görev kuşananlar dünya ahiret bu vebal altındadırlar, ağır kusurları vardır.

Öyle vıdı vıdı edip tepeden ahkam kesenleri geçelim. Kolları sıvayıp işe dalmış bir küçük kasaba belediye reisinin muzafferane mücadelesi cümle aleme ibret olmuştur.


2013 yılı idi. Türkiye’nin ilk Cibuti Büyükelçisi H. Yavuzla muhabbet ediyorduk. Asgari ücret bin doların üzerinde imiş. İşşizlik yok denecek kadarmış. Nezih ve eğitimli insanların ülkesi bu Serbest Ticaret Bölgesi, âdeta bir müslüman Hong Kong’uymuş. Halk aşırı Osmanlı ve Türkiye sevdalısıymış hatta o zamanların (ve tabii ki 2071'e kadar olacak) Dünya Liderimiz, Cibuti’de aday olsa %90 oranında oy alabilirmiş. Sefirimizin ağzından bal damlıyordu. Böyle mutlu ve müreffeh bir İslam beldesinin varlığı beni de mutlu etti.                               Sonraları bin pişman olduğum o mukassi soruyu sordum: birkaç kulaç uzağındaki Yemenden oraya haram, necis şeyler gelmiyor mu? O zamanlar Yemende adı Salih ama kendi süfli bir başkan vardı. On binlerce çete mensubuyla, yüz binlerce dönüm arazide milyonlarca ağaçta kötü madde yetiştirir dağıtırdı. Yani adam başkan olarak halkını koruması gerekirken çete başı idi. Sefirimiz: Onu sorma dedi. Mal Yemenden değil daha tesirli(!) olduğu için Etiyopya’dan gelmektedir. Eğer her gün saat 11.00 de raflar dolmamışsa o halkın ekserisi deli dana hastası gibi çıldırır. O yüzden idare bunu mutlaka temin eder. Zaten kötü madde iştihayı kestiğinden insanlar gıdasızlıktan ve de genç yaşlarda nalları dikmekteler. Ve beslenmede de çok dikkatli değiller bol bol Qava( Coffee) tüketirler.

Bir tek Cibuti mi böyle, maalesef her yer Cibuti!

İsterseniz bizden de yerli ve milli bir hikaye:

2016. 300 bin nüfuslu bir ilçemiz. Polisler çok kızıyorlar. Binbir emekle madde içici veya satıcısını yakalıyorlar: Savcım ne yapalım? – “ifadesini alın bırakın veya mevcutlu olarak getirin.” Yine bir sürü emek, işlem, neticede şahıs polisten önce Adliyeden ayrılıyor. Çok bilmişlerce deniyor ya “yatarı olmayan ceza.” Bu tekrarlar sık sık oluyor. Oysa ki hiçbir suç, yapanın yanına kâr kalmaz. Sonra şahıs ortalık yerden kayboluyor ama polis bunun farkında değil; nasılsa birileri bu boşluğu doldurmuş oluyor ya da işin adliye safahatı Polisin bilgisi dışında.

Aynı yıl bu ilçede Sosyal Hizmetler’ce verilen “nakti yardım” alan aile sayısı 1050 idi. Önce şöyle düşünülür; demek ki burada epey yetim veya çok fukara aileler var. Yanılırız, bunun 900 adedi “ eşi hapiste olan” kadınlara veriliyordu.

Hani o “ ifadesini alın bırakın” talimatıyla başlayan süreç, tekerrür eden suçlarla devam ediyor ve bu beyinsiz şahıslar için 30-40 yılı bulan ‘yatarlı cezalara’ dönüşüyordu. Şahıs mahpusta olduğundan dışarıdaki çoluk çoçuğu fakirliğe düşüyor ve Devlette bu mağdur ailelere yardım ediyordu mecburen. Bunlar, içeri düşmüş çoluk çocuk ve hatta iş güç sahibi kişilerdi, çoğu ticaret erbabı veya esnaftı. Restaurantçı, büfeci, kuyumcu, berber, araba yıkayıcısı, memur, sucu, marangoz vb. Yoksa hepten serseri takımı değil, onları da istatistiğe dahil edecek olursak üç beş binli rakamlara ulaşırız. 2016 rakamlarını 2026’ya eskalasyon / güncellemek için 3,1627 ile çarpınız lütfen.                                                                   Yani ülkenin kapısından bacasından kolayca giren mal arzı kendi talebini çarpanlı bir şekilde yaratıyor, herkesi içici/torbacı yapabiliyor.

Hiç umudun kalmamışken / Bi' güneş parlar bazen ( aydilge )

Şimdi de sevindirici bir bilgi: genetikçi tıp otoriteleri diyorlar ki “ Ne kadar ölümcül bir pandemi olursa olsun insanlığın %15-20’si mutlaka ona karşı antikor üretip hayatta kalır”. Rabbim bizlere böyle bir özellik ve güzellik vermiş. Evet düşünürsek eskiden dehşetli salgınlar vardı ve fakat aşı yok, ilaç yok yine de her seferinde Ademoğlu paçayı sıyırıyordu.

Neticede “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!” (dadaloğlu).



1 Temmuz 2025 Salı

HAYAL YOK EDİCİSİ ya da EĞİTİM CANAVARI

Yıl 1975, aylardan Aralık. İstanbul da üniversiteye hazırlık kursuna gidiyorum. Yaşım 17. Havalar çok soğuk. Ben gençliğimin en delişmen çağını yaşarken, İstanbul tarihinin en soğuk kışını geçiriyor. Öyle ki Vanlı Fazıl Beyhan memleketinin soğuklarını rahmet ve özlemle anıyor, akşamları Sultanahmette otobüs beklerken.

Dört kafadar arkadaşım var, bir yediğimiz içtiğimiz ayrı. Hele akşam muhabbetlerimiz. Ancak Salih Cemal'in aklına müzik eğitimi alma fikri girene kadar. Bütün karşı kampanyama rağmen; Bilmem ne Mûsikî Cemiyetinden Udî, Kanunî ve dahi Tamburî Falankes hocadan ders almaya başladılar.

Bende onlarsız bir başka şey yapamayacağımdan, el mahkum akşamları ders mahalline gidiyor, koridorda onlar çıkana kadar boşuna bekliyordum.

O arada da müziği ve müzik geçmişimi sorgulama imkanı buldum. Evet nedendir bilmem müziği hiç sevmemiştim. İlk mektepte militan bir öğretmenim vardı, bize yoldaş Mao ve Çinlilerin uzun- devrim yürüyüşlerini anlatmaktan müzik ( marş) dersi verememişti. Zaten müzik demek, bir türkü çığırmaktı ve bu konuda benden daha hevesli bir sürü çocuk vardı.

Orta okul yıllarımı hatırlamak bile istemiyordum. Allah’ım o ne işkenceydi! Okulun bodrumunda karanlık bir oda. Oda da simsiyah bir piyano ve önünde ince sopasını sallayıp ve de avazı çıktığı kadar bağıran koyu, cadı giysili bir Hoca. Kendini soprano sanırdı herhalde; bir taraftan piyanodan donk dunk sesleri çıkarttırır, diğer yandan da viyk viyk diye bağırır dururdu. Ne delikanlı hatırı bilir ne de çocuk psikolojisi. Eğri büğrü Arap elifbasını(!) üç günde öğrenmiş Kur’an okumuştum ama solfeji hiç belleyememiştim. Kendime özgüvenim yok olmuştu. Bütün derslerim iyi olduğu hatta diğer öğretmenlerimden aferinler almama karşın bu müzik, kâbusum olmuştu. Karizmamı çiziyor, dünyamı karartıyordu. Hep notlar 0, 1... rezil oluyordum. Tahsil hayatımı bitirecekti bu hoca benim. Bütün çalışma ve didinmelerim netice vermemişti. Uzun uzadıya düşündüm, hocanın bir belaya veya bir kazaya kurban gitmesi dahil.

Ve kendisini takibe aldım. Okulun karşısında bir kuzenim bijuteri ve tuhafiye ve bilumum tuhaf işler yapardı. Bir gün hocamı oradan don lastiği, iç çamaşırı filan gibi stratejik malzemeler alırken gördüm. Tamam dedim kuş kafeste. Ve ömrümün ilk- maalesef son diyemiyorum- yasa dışı işini yaptım. Gittim kuzenime dedim ki “ Feyyaz Ağabey ocağına düştüm, Ya bu işi bağla yada tahsilimi bırakıyorum!” o da: Oğlum bu iş zor ama madem öyle bir deneyeyim dedi. Bu beni çok rahatlattı zira kuzen, eski bir İstanbul esnafı. Her sazdan ve her telden iyi çalar. Nitekim yanıltmadı. Hocaya kendisinin zoruyla okuduğumu, babamın beni çoban yapmak istediğini, şimdide bu müzik dersi yüzünden köyüme dönmek zorunda kalacağımı söylemiş. O da demek sanatçı hassasiyetini hatırlamış olacak ki bir daha bana tebelleş olmadı. Lisede müzik Allah’tan seçmeli idiydi de yırtmıştım. Hey gidi günler...

maziye bir bakıver/ neler neler bıraktık...

Benim koridorda mahzun, garip bekleyişlerim arkadaşlarımı üzüyordu. Kendileri dersleri bırakamayacaklarına göre beni derse ithal etmeyi düşünmüşler. Hocalarına da bu öneriyi götürmüşler. Olabilir demiş. Bende mecburen kabul ettim. Hoca prezantabl biri değildi ama efendi bir adama benziyordu, zaten ara sıra selamlaşıyorduk, göz aşinalığımız oluşmuştu.                                  Arkadaşların yalancısıyım hoca çok meşhur bir bestekârmış. Bir çok meşhur sanatçıyı o yetiştirmiş. Mesela en son Ahmet Özhan geçmiş tezgahından. Ki o zamanlar Maksime assolist çıkabilen tek erkek sanatçı idi. Konserler, kasetler, filmler, çıtır kızlar vs, vs. Ahmet zirvedeydi. Daha nice yıldızlar vardı hocanın portföyünde. Kısacası hoca bu işlerin pîri ve de üstadı imiş. Bize lütfedip ders veriyormuş, yoksa saati bin papele bile tenezzül etmezmiş. İyi dedim bende, bari meşhur birinden üç beş saat ders almış olayım. Hem müzikle ilgili geyiklere de katılabilirim ileride yani entelektüel birikimim artmış olur, hem de düğünde dernekte usulünce okuyacağım bir iki bukle şarkı âlemde reytingimi arttırır. Kısaca mala davara zararı olmayan bir faaliyetti. Ayrıca beklediğim koridor soğuk, sınıfsa sıcacıktı.

Kalabalık ders halkasında en arka ve köşeden izliyordum dersleri. Hâşâ bir talebim, bir iddiam yoktu o yüzdende katılımcı değildim. Hoca normalde sakin hatta uyuşuk görünümlü idi ama derste o adam gidiyor yerine; kendinden geçmiş, en küçük sese kulak kabartan, küçücük bir hatayı affetmeyip bağırıp çağıran, çocukları paylayan çekilmez biri geliyordu. Arkadaşlar perişan oluyordu onun istediği sesleri verebilmek için. Ders bitince yine sakin, babacan bir adam geliyor, çocuklarla vedalaşıp gidiyordu. Hocanın hırçınlığından iş orada kalmıyor arkadaşlar geceleri de harıl harıl tekrar yapıyorlardı. Zaten iki ay sonra AKM de konsere çıkacaklarmış. İsteyip azimle çalışırlarsa, Türkiye’nin "Blues Brothers"ı neden olmasınlar mış?

Yeter artık yeter gönül feryat et
Bir bakarsın düşlerin gerçek olur” (haluklevent)

Ben öyle ilgisiz, kaygısız gelip gidiyordum ki bir gün: sen! dedi hoca, beni işaret ederek. Ah, işte o an öyle önemli bir an oldu ki benim için, tarih düşülesi an. Sen! derken parçayı benim tekrar etmemi istiyordu. Ettim. Bir daha dedi. Bir daha. Yüzünde farklı bir tepki yoktu, normal dikkatli dinliyordu. Sonrası günde yine benzer sahneler. Herkese es ( durak) çekiyor bana yol veriyordu. Tepkiler sanki iyiye doğru gidiyordu, çünkü hoca ara sıra tebessüm bile ediyordu. Şüphelerim artıyordu, yoksa... Evet, evet emin olmaya başladım, hoca benimle özel ilgileniyordu.

Hoca maldan iyi anlıyordu vesselam, nitekim sesimden anlamıştı. Bende ki cevherin farkındaydı. Ama hoca birçok şöhret yetiştirdiği için kuşu ürkütmeden, şımartmadan eğitecekti anlaşılan. Hoca ne büyük adam ya. Hele talihin bana kıyağına bakın. Allah insana yürü ya kulum komutunu böyle veriyor olmalı. Hocanın ilgisi bana her geçen gün bariz bir şekilde artıyordu, benimde hayallerim. İnsan hakim olamıyor hayallerine, büyüdükçe büyüyorlar sessizce. Çocuklar kıskanmasınlar diye de tedbirler alıyorum. Geceleri gizli gizli canla başla çalışıyorum. Teybim ha bire çalıyor. Müzikten hayatınızı kazanmak çok kolay değilmiş. Çok çalışmak gerekiyor. Olsun çalışırım, nasılsa karşılığını cömertçe ödeyecektir. Sahneler, konserler, kasetler, filmler, artistler, para, şöhret, hayranlar ve daha neler neler. Hayali bile bin ömre değer. Bu arada da şu okuma, sınav gibi sıkıcı ve getirisi meçhul meşgalelerden kurtuluyordum. Özgüvenim füze gibi fırlamıştı semanın enginliklerine. Her şey sırası geldiğinde gereğince halledilecekti. Talihin cilveleri ne garipti. Hiç ummadığım bir işle ve zamanda zirvelere çıkacaktım, rüyamda görsem inanmazdım. Kendim diye demiyorum ama nice kabiliyetler böyle keşfedilemeden kara toprağa karışıyor, millî değerler yok oluyordu. Belki de bu yüzden biz adam olamıyoruz dimi? Hocanın derslerini iple çekiyordum; bir an önce sadede gelmeliyiz ve ben hakkım olan yolda, şu yeteneği maalesef fakir arkadaşlarımdan ayrılarak, özel çalıştırılmalıyım. Hatta kervan yolda düzülse, ben bir an önce yıldızlaşsam fena mı olurdu?

Yine bir akşam ben rüyalarımdan sıyrılıp hocanın talimatlarına dikkat kesilmiş dersi takip ediyorum. Hoca âdeti veçhile, sakin; sen! dedi. Biraz moral bulmak istiyordu anlaşılan. Ben kendimden emin başladım: Hançer-i aşkınla ey yâr, sînem üzre vurma hiiç....

Hoca Hoop! dedi kabaca. Sen başımın belası mısın? Gelme kardeşim dersime de, semtime de! Allah sana ses nasip etmemiş, bunu terbiye etmek mümkün değil! Hocanın gözü dönmüştü, ağzından tükürükler saçılıyordu. Benimse diz bağlarım koyuveriyor, kaynar sular dökülüyordu üstüme. Sanki minareden düşmüştüm, gözlerim kararıyor, göğsüm daralıyordu. Bütün parlak bir gelecek, kırılan cam tabak gibi tuz buz olmuştu. Son bir kez gücümü toplayıp, malın batıya kaymaması için çırpındım: Ama hocam, çok çalışırım, gecemi gündüzüme katarım. Yok kardeşim, dedi; Kulak yok, ses yok! Senin hiç şansın yok!

Yığılıp kaldım. Yıkılmıştım. Mânevî tâcizin daniskasıydı bu. Bir gence böyle yapılır mı? Bütün umudu hoyratça kırılıp eline verilir mi? Nerede İnsanlık? Bu eğitim mi, talim mi, terbiye mi?

Her yanım dağılmış yıkılmışım ben

Paramparça olmuş dağılmışım ben” (burhanbayar)

..................................

Birde şeyi anlamam; inşaat bitmiş camlar takılmıştır. Camcı eliyle boyaları alıp sözüm ona reklamını yapmak için camları süsler: ” KAR Cam” veya “teyfik usta”. Yani çevre ve görüntü kirliliği bu kadar olur. Madem yapacaksın, afişini assana veya ne biliyim fırçayla filan güzelce yazsana; tertipsiz, zevksiz adam, senden ne sanatçı olur ne de zanaatkâr!

                                                                                Şubat. 2003 Sinop 







16 Haziran 2025 Pazartesi

KOLTUK ULULAMASI


Attım sandalyeyi
Otur sevdalım otur ( bayburt türküsü)

Geçenlerde sosyal medyada yayınlanan bir görüntü, bazı çevrelerce yadırgandı. Bir Şeyh/Hocaefendi eşkâlli zat, kendinden üst kademe ve kıdemli olan başka bir Şeyh/Hocaefendinin koltuğunu ta’zim ediyor yani ululuyordu, enteresan.

Sanırım 2016 Nisanıydı. Gece yarısı birileri balıklı rum manastırına tüfekle ateş etmişlerdi. Manastırdaki Rahibeler/ Bacılar çok korkmuşlar.

O sabah, zamanın İstanbul Valisi Vasip Şahin ziyarete geldi, bendenizde kendilerine refakat ediyordum. Bu arada cemaat yetkilisi beş altı kişide bize katıldılar. Hem moral vermek hem de devletin bu işi sıkı takip ettiğini göstermek içindi, nitekim ziyaret esnasında faillerin yakalandığı haberi geldi. Bacılar vali beye bir kahve içmeyi önerdiler. Buyur ettikleri oda, manastırın birinci katında küçük bir oda idi. Ortasında sekiz on tane sandalye vardı. Vali bey ortadakine oturdu. Bacılarda ve heyette acayip bir huzursuzluk peydahlandı, kızarıp bozardılar. Ben fiskos yoluyla, mevzuya uyanmaya çalıştım; o kolluksuz sandalye Kutsal Patrik Hazretlerine aitti ve başkasının özellikle de bir gayrı hristiyanın işgali, oturması kabul edilemezdi. Krizi yönetmek çıkmaza dönüştü. Otorite, nezaket ve dini algı arasında her zamanki gibi tesliste/ üçlemde kaldılar. İş ekümeniklik falan derken uluslararası çatışmaya evrilebilirdi maazallah! Ben hariçten gazelle yardımlarına koştum; bir koltuk getirin dedim belki Sayın Vali koltuğa dayanamaz ona geçerdi. Bu formül tutmadı, çünkü Vali beyin alçak gönüllülüğü tuttu, kalkmadı. Ben dedim ki – efenim o sandalye’de bir problem var siz şu koltuğa veya başka bir sandalyeye geçer misiniz? Vali bey sandalyede ileri geri ırgandı: bunda bir sıkıntı yok çok sağlam dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Kahveler hızlıca içildi ve bahçedeki Patrikler Mezarlığını gezmek üzere hep birden kalkıldı, böylece sorun uzamadan çözüldü. Yürürken Vali bey bana: sende iyi taktın koltuk işine, niye ki dedi. Bende onun kutsal bir eşya olduğunu izah ile yine de bu işte kaybınız yok ve eğer ötede bu kutsama işe yararsa başınızı bilemem ama koltuğa temas eden yerleriniz ateş görmeye bilir dedim, gizlice tebessüm ettik.Bir yıl sonrası Heybeliada’da idik. Rum Ortodoks Ruhban Okulunu ziyaret ve çay faslı. Yine bir salon ve koltuklarla çevrili. Fakat ortadaki koltuğun üzerinde Kutsal Patriğin fotoğrafı konulmuştu, dolayısıyla kimse ona oturmaya yeltenemedi. Vali beyle yine göz göze geldik ve gülüştük çaktırmadan. Cemaat içi yönetişim, derin izler bırakan bu çok önemli konuyu” çalışmış olmalı ki bu kez Despot Efendi, tedbirini almıştı ve başarılı da olmuştu.

Dinler değişse, hareketlerin gerekçeleri farklılaşsa da dini motif ve davranışlar pek değişmiyor nedense.

"Aşk yok olmak" diyor biri
Yâr, ben yokum, yok zaten (yıldıztilbe)


KIVIR ZIVIR MALUMAT:

Takdir edileceği üzre siyasilerin ve bürokratların koltuk sevdasına burada girmiyoruz, girersek çıkamayız. İnsana saygıdan da bahsetmiyoruz.

Aslında düz bir bakışla deriz ki ne var? Altı üstü bir tahta üstüne kim oturmuş veya dokunmuş ne fark eder? Ama ruhbaniyette öyle değil; daha alt bir kademeden birinin oturması edeben uymadığı gibi kirletmiş de olabilir...

bir tost, bir post, bir dost yeter bana

Bendenizde koltuk / sandalye hassasiyeti örneğimizdeki olaydan önce gelişmişti. İki avukat dostumu ortak bürolarında ziyaret gittim. Yerleri Bakırköy Dünya Ticaret Merkezinde idi. Girince şaşırdım, büro değil koca bir şirketti, yüz civarı avukat çalışıyordu. Havalı bir firmaydı, zaten müvekkillerilerinin çoğu da THY ve onun gibi önemli markalardı. Beni bir odaya aldılar. Etraf koltuklarla çevrili, birisinin üzerine bir keçi postu konmuş. Keçileri kendime hep yakın bildiğimden, farkına varmadan gidip o posta oturdum. Bizimkilerde tarifsiz bir huzursuzluk nüks etti: o koltuğa sadece, bizim patronumuz, Fe... Kı... büyüğümüz oturur, sen şöyle yan koltuğa kay lütfen dediler. Şaka yapıyorlar sandım önce ama iş ciddi idi. Belli ki patron bu işe çok asılıyordu veya çalışanlarına verdiği intiba öyleydi. Patronunun postunu kaptırana iyi gözle bakmazlardı. Her ne kadar muhatapları hukukçu olsalarda: enaniyet hukuku döver, keçi inadına gerek yoktu. Aman, altıma yapışmadı ya dedim, geçtim yandakine. Böylece aklıma yatmasa da, makam ve koltuk arasındaki yakın ilişkiyi biraz anlamıştım. Manastırda böyle bir mevzuya hemen intikalim önceki kazandığım tecrübedendir.

Gelelim bacılara. Bizler Malkoçoğlu ve Battalgazi filmleriyle büyüdüğümüzden, manastırda ay yüzlü dünya güzelleri bekledim. Bu üç bacı ise hayızdan nifastan kesilmiş, pirifânilerdi. Türkçe bilmiyorlardı. Bu Kutsal Balıklı Rum Kilisesini temizlemek için Rodos’tan üç aylığına nöbete gelmişlerdi, bunlar gidince Girit’ten ablalar gelecekmiş. Cemaatte genç kızlar kendilerini Tanrı hizmetine adamıyorlarmış artık. Mecburen ithal bacı transferi yapılıyormuş. Yunanistan’da bile kaynak kurumuş. Dünyevileşmenin görünmeyen boyutunu anlayabiliyor musunuz?

Dedim: Türkiyenin en zengin vakfı sizin, verirsiniz üç kuruş, bizim uşaklar silip süpürürler. Bu olamazmış, Tanrının evini ancak ona gönül vermiş olanlar temizleye bilirmiş. (Sanki kolaylaştırıcı bir içtihat yapmalarının zamanı gelmiş gibi.) Zaten İstanbul’daki kiliseleri 15’erli kümelere ayırmışlar, her kilisede 15 haftada bir servis icra edebiliyorlar. Diğerlerini zangoçlar falan temizlese de burası bacıları bekliyor el mahkum. Cemaatte tükeniyor; hem sayı olarak 2.000 civarına düşmüş, hem de kalite olarak ivme azalma yönünde.

O günler, Paskalya Yortusu idi ve 40 gün oruç tutmaları gerekiyordu. Hatta yetmiyor, ruhbanlar ilaveten üç gün hiçbir şey yemeden içmeden tutuyorlardı. Bizim muhabbet ettiklerimize tek tek sordum hiç biri oruçlu değildi. Mideniz rahatsızdır herhalde dedim, kafa salladılar. Bizim beynamazlar gibi, Ramazanda mazeretleri gırla gider. Biz Anadoluyuz, bir birimize benzeriz.

Sadece Metropolit Efendiye sormadım hayal kırıklığı yaşamayayım diye. Metropolit, bizim Müftüye tekabül ediyor, ona da Despotlar yani baş papazlar bağlı.

Son bir bilgi: Her Patrik, atandığında kendisine Balıklı Rum Kilise haziresinde bir boş mezar tahsis ediliyor. Doğal olarak, bu ana kiliseye sık sık yolu düşüyor; seleflerini ve kendi mezarını ziyaret ile dualar ediyor. Bu geleneği tüm cihana yaymak gerekir diye düşünüyorum. Bütün başkanlar, başbakanlar, krallar seçim mazbatasını aldıkları gün sarayın girişindeki kendi mezar yerini belirleyerek işbaşı yapsalar; acaba kan dökücü, fesat çıkarıcı özellikleri azalır mı?

Gökyüzünde İsa ile

Tur Dağı’nda Mûsâ ile
Elindeki asa ile
Çağırayım mevlam seni (yunusemre)


 




5 Haziran 2025 Perşembe

DÜNYA REJİMLERİ “SUUD”LAŞTI. Her yer Suudi Arabistan oldu!


Bir ara Demirel, başörtüsü talebine karşılık - Gidin Arabistan’a okuyun, deyivermişti. Yani Suudi ülkesi öcü idi, dünya korkardı. Hele Türkiye, Suudlar bize rejim ihraç edecekler paranoyasında idi.

Lakin mevzu ekonomi ve para olunca; sözde müslimi de gayrı müslimi de Suudçu oldu.

Öncelikle; her Oligarşik – kapalı yapıda, kamu işleri / hizmetleri dolayısıyla kamu ödemelerinin zimmet hakkı bizim çocuklara / oligarklara aittir, %100 karlıdır.

Gel gidelim, yolları bana sorma, ne bileyim
Gidelim buradan, pusulam rüzgâr” MelikeŞahin


Suud ekonomi dünyasında kendine özgü bir kefalet sistemi var. 

Bizim çocukları aşan bir iş varsa; siz içeriden veya dışarıdan bir girişimci iseniz ve bu işi yapmak, para kazanmak istiyorsanız, yönetimden bir kişiye başvuruyorsunuz. Bu diyelim bir bakan sekreteri. Durumunuzu inceliyor diyelim 2 milyon SAR’lık bir iş, ona verilmiş kota 3 milyon SAR, dolayısıyla onun hududunda, hemen işi alıyor, yani kefil oluyor. Değilse misal iş 4 milyon SAR’lıksa bir üstüne, bakan yardımcısına götürür sizi, bu şekilde sisteme girersiniz. Kapasite büyüdükçe siz ekabire, prenslere muhatap olursunuz. Bu rical, sizinle ortak olur. İştirakteki yüzdelerini ve kar payı oranlarını yüce arzuları belirler. Lütfedip diyelim % 60 payla ortak olmayı kabul buyururlar, yetmez sizin finans, tedarik ve satış işlerinizi de arzularına uygun mesela başka firmaları üzerinden gerçekleştirirler. Bu nihayi yekunde  oran %90 lara kadar tırmanabilir. Siz hep verirsiniz onlarda ortaklık yüzdeleri üzerinden hep alırlar, onlarında ortaklığa para-sermaye koymaları usule(racona) aykırıdır.

Kocaman iş adamı abiler bazen nafakayı teminle yetinirler, deveyi hamuduyla yutmalarına sistem seyirci kalmaz.

Bu özgür ülkede sadece memurlar, uyumlu aşiret adamları ve kraliyet mensupları kefillik yapabilirler. Mamafih ülkede vergi, sigorta, tescil, çevre ve başka mevzuat elbette vardır ve fakat; bunlar siz yanlış yaparsanız hemen devreye girer ve ipinizi çeker. Tahkim ve hukuk ise bulabilirseniz ve ödemesini peşin yapmışsanız insaf ehli aile mensubu birisince gerçekleştirilir. Sonunda tüm akçeler Şeflik/ Krallık ailesi fonunda toplanmaktadır. Baş başa, baş padişaha bağlı olduğundan herkes cüssesi oranında pay sahibidir bu fonda.

Zaten ülke kralın mülküdür istediği gibi tasarruf eder.

İllaki dini veya ideolojik bir kılıf gerekiyorsa; fetvalar hazırdır; alınan paralar ticaret paylarıdır, tertemizdir vs uyarsa size.

Dünya yönetimleri ikiye ayrılır: a) Ortakçı – iştirakçi yönetimler.

b) Rüşvetçi yönetimler.

Ortakçı yönetimler için Suud sistemini anlattık.


Rüşvetçi, irtikapçı ve zimmetçi yönetimler; kamu gücünü kötüye kullanıp insanlardan haksız kazanç elde ederler, yolsuzluk yaparlar. Bu yöntem az çok açık toplumlarda gelişir.

İnsanlar varsa yolsuzluk mutlaka vardır, tartışılan oranıdır. Şeffaf ve hesap verilen yönetimlerde bu oran çok düşer.

Rüşvetçi yönetimlerde yolsuzluk oranı genellikle yüzde 5 ila 10 arasıdır ve yapanlar açısından çok risklidir.



Yönetici elitleri ve kişileri açısından ortakçı yönetim modeli en tercih edilendir. Örgütlü, risksiz, kazan kazan anlayışında bir modeldir, tepedeki bir numara var ve güçlü oldukça kimsenin sırtı yere gelmeyecektir.

Günümüzde pek çok ülke, kendilerini uyarlayarak bu sisteme geçtiler. Abd de hızla bu sisteme doğru kayıyor; Çin ve Rusya gibi ülkeler, komünist oligarşik alt yapıdan geldiklerinden sıkıntı çekmediler lakin ABD açısından pek müşkülatlı bir süreç olacaktır. Umarım dünya ekonomisinde kaoslara sebep olmaz. Para ve rekabet üzerinde gölgeye tahammül edemeyen liberal kapitalist dünya, çetin bir sınavda.


Görüldüğü gibi dünya “Suudlaşıyor”. Suudi Arabistan bir üretim ve markalar ülkesi olamadı ise de rejim ihraç eder ülke oldu.



Ah şu benim bitmek bilmez sakarlığım, yine yırtık cebime koymuşum umudu” AydınIşık

......................................................................................

Kıvır Zıvır malumat:


Kral, Padişah deyince hemen akla Osmanlı gelebilir o durumu izah edelim: Mülk Osmanlıda padişahın değildi. Hatta hazine de. Ve hatta hazineyi hassada. Evet padişah tasarruf ederdi ama ölünce çoluk çocuğuna kalmazdı. 1603 de kardeş katli kaldırıldıktan sonra, yeni padişah eski padişahın çocuklarına hazineyi hassadan maaş bağlardı. Bu maaş asgari ücret düzeyinde idi; yeni padişah eskinin evladının biti kanlanmasın, başıma bela olmasın diye azıcık verirdi. Hanedanda “tut şunun ucunu soyalım memleketi” anlayış ve örfü, yani Kleptokrasi yoktu.

Zenginin Malı Züğürdün Çenesini Yorar...


Bahsettiğimiz Suud rejimini İngiliz akıldaneler dizayn ettiler. Güçlü ülkenin güçlü kraliyet ailesi olur ilkesiyle. Nitekim İngiliz kraliyet ailesi bütçesi halen bile, hükümet bütçesinden çok az değildir. Eskiden 1/3 ü denirdi, şimdiki oranı bilemiyoruz. Son zamanlarda söylenen kraliyet aile servetinin 30 milyar dolara ulaştığı iddiası devede kulaktır. Bundan 20 yıl önce tesadüfen FİAT şirketinin dillendirilmeyen sahibinin bu aile olduğu bilgisine ulaşmıştım; bunun gibi ta Doğu Hindistan Şirketinden başlayan ve devamı bir sürü firmaları var.

Bu tecrübeleriyle, 1/3’e dikkatle ve kaygı ve fantezilerini de ekleyerek Suud’ta kuvvetler ayrılığını da sağlayacak biçimde(!) bir yapı geliştirdiler. Merkezi idarede silahın ve askerin sahibi Es Suud ailesi, petrol para ve ticarette Bin Ladin ailesi, din ve sosyal hayatta Vehhabi taifesi. Zamanla merkez güçlendi, diğerlerinin muslukları biraz kısıldı. Suud ailesi içinde de sayıları 15 bine ulaşan prensler gurubu oluştu. Malum yeni kral diğer erkekleri kesemeyince ve de çok hatunla ilişkiler alıp başını gidince hanedanda geometrik artışla üredi. Aileyi yönetmekte ayrı bir sorun olmaktadır. Bir birlerine kazık atma, sistemi zorlayarak tırtıklama gırla gidince son veliaht işe el attı. 2017 Kasımında çok yıldızlı bir otelde toplatılan, alıkonulan zimmetçi hain prensler ayaklarından asılarak silkelendiler ve paraları alınarak hak yerini buldu. Benzer bir uygulama oligarklara karşı 2000’li yılların başında Rusya’da gerçekleştirildi. Merkezi idare ile biat ve nikah tazelediler. Bu gariplerin başı beladan hiç kurtulamadı, 2022 de abd ve ab Ukrayna problemi sebebiyle bunlara operasyon yaptı ve varlıklarına el koydu.

Nedeni şu imiş: ABD'li düşünce kuruluşu Atlantic Council, "kara para" olarak adlandırdığı ve Rus oligarkların yurt dışında sakladığı servetin yaklaşık 1 trilyon dolara ulaştığını söylüyor. Bu paranın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve yakın ortakları, "oligarklar" olarak bilinen zengin Ruslar tarafından kontrol edildiğini tahmin ediyor. Dolayısı ile "Bu para, Kremlin tarafından casusluk, terörizm, endüstriyel casusluk, rüşvet, siyasi manipülasyon, dezenformasyon ve diğer birçok kötü amaç için kullanılabilir" deniliyor.

Çin’de de ara sıra “büyük timsahların” gemleri çekilir, hiza istikamet verilir.

Çin ekabiri henüz Vahşi Batı tokatı yemedi.

Nasılsa günü gelince onlarda casusluk veya terör gibi işlere bulaşırlar(!). Herkesin bir sırası bir günü var. 

Malum ‘baççıbaşı’ abd ve ab, bir liderin veya grubun mangırını kafaya koydu mu, demokrasiden ve hukuktan asla ödün vermeden ve hakim kararıyla çöküyor ve donuna kadar tahsil ediyorlar. Demokrasi dışı rejim adamları ülkelerinden çalıyor bunu demokratik ülke rejimleri yutuyor: yarasın abi! İlaveten ülkeler arası ilişkilerde, bu kaçır kazan düzleminde seyrediyor maalesef. Sömürgecilik yeni yüzüyle vizyonda.

Neyse ki bu mahsuplaşmalar günah kardeşliği temelinde ilerlediğinden pek kanlı olmuyor.

Bu arada unutmadan belirteyim, kefiller boş beleş para kazanan kişiler değillerdir. Kefil oldukları iş ve işlemleri sıkı takip ederler, kuruş kaçırmazlar; istihbarat ve güvenlik, muzır faaliyetlere engel, ikamet süreleri, istihdam gibi mevzulara kulak kesilirler. Nede olsa para kazanmak kolay değil.


Karacoğlan der ki telkin verincek
Ötüşür bülbüller gonca gülüncek
Ben burda yar orda böyle kalıncak
İster ölüm olsun ister ayrılık




22 Mayıs 2025 Perşembe

ŞEKERİM SENİ HAM EDERİM! TATSIZ, TUZSUZ VE UNSUZ EKONOMİK GELECEK...+40

Bundan beş yıl önceydi teyzemi ziyarete gittim. Giderken de örfümüz, geleneğimiz gereği eli boş gitmeyeyim, bir hediyem olsun diye – söylemesi ayıp biraz paraya kıyıp- bol cevizli bir kutu şöbiyet aldım.                                         Teyzem Asiye kekliğim: hediyeye ne gerek var, sen gel yeter dedi. Öyle ama örf, anane falan dedim. Hakikaten eli boş olunca, insan kendini eksikli hissediyor. Zaten çok seyrek sıla-i rahim, ziyaret yapıyorum onun ezikliği var; doğrusu vicdan parlatmak için hediye iyi geliyor. Ayrıca şekeri sevmeyen olamaz; insanoğlu fıtraten sever glikozu. Yeni doğan çocukların emziğini bala batırıp verdiğinizde şappadak şuppuduk emer, isota( acı biber ezmesi) batırınca ise yüzünü ekşitir dışarı tükürür. ( Bu hususu Urfa’lı bebelerde denemedim)



Teyzem: “Sen benim şeker hastası olduğumu bilmiyor musun” dedi.  - Akıl edemedim sen onu misafirlerine konu komşuna ikram et dedim. Hayır dedi, diyeceğim ki kendi kendime, bunu bana yeğenim getirdi, ikramda şifa vardır, azıcık yerim sonrada paketi bozuldu der kimseye vermem! Ben caddede yürüdüğümde, unlu mamullerin önünden geçerken yutkunuyor, sabrediyorum sen en tatlısını getirip önüme koyuyorsun bomba gibi! Cevapta pek yamandı.             Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!

Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan... nfk

Maalesef aynen öyle de insan bizzat yaşamadığı şeyi teorik olarak biliyor ama ameli olarak cehaleti devam ediyor. Bende diyabeti duymuştum, hesapta biliyordum lakin daha henüz özümde tanışmamıştım. Onunla ünsiyet, tanışlık peydahlamamıştım.    Teyzem ne olacaktı bir kerecik yiyiverse, takaza yaptığına değer mi idi?

Emirdağ’ı bir geçmeyinen yol olmaz/ Altın yere düşmeyinen pul olmaz
Fadime’yle bir gececik yatmayınan/ Adı çıkar emme gendi dul olmaz, gelin dul olmaz ( türkü)

Bak bak, yalana bak. Bir gececikten bir şey olmazmış. Daha ne olsun!

Kendim düşünce anladım ki yediğim bir baklava veya bir hurma, şeker düzeyimi çıkartıp indirirken hiç görmezden gelmiyor. Diyabetin takibi kiramen kâtipleri gibi; tolerans, af yok, görmemezlik yok.

Bu arada şekerle ilgili ilkokul bilgilerimi arz etmek istiyorum. Vücudumuz – özellikle bağırsaklarımız- en gelişmiş Şeker Fabrikası.     ( o yüzden diyabetlilerin ve obezlerin bağırsaklarını kısaltıyorlar, neyse insülin vb mevzularını es geçelim)

Bizim en çok enerji ihtiyacımızı şeker karşılıyor, insanın mazotu diye biliriz. Barsak çeperinden emilen şekerli maddeler glikoz halinde kana geçer, fazlası ya karaciğerde, ya da dokularda “glikojen” olarak depo edilir. Glikoz, dokularda yanarak, vücut için gereken enerjiyi sağlar: CO2, H2O ve enerji açığa çıkar (+ 670 kcal).

Yani vücudumuz bu işi mükemmel yapıyor, sistem tıkır tıkır işliyor. Yeter ki biz çomak sokmayalım; hazır şeker veya şekere kolay dönüşebilen yiyecekler yutmayalım.



Teyzem haklıydı, kaçındığı bir nesneyi ona hediye diye dayatmamalıydım. Bu hata mı telafi bakımından sonraki ziyaretlerimde zerzevat, kavrulmamış kuruyemiş, baharat çeşitleri hazırlatıp götürdüm. Hüsnü kabul gördü: niye zahmet ediyorsun kibarlığıyla.

Bir süredir bir grupla haftalık toplantıya katılıyorum. Toplantı masasına kuru/yaş pasta konuluyordu. Dikkat ettim çok azı yeniyor çoğu zayi oluyordu. Şimdilerde önerim üzerine çiğ kuruyemiş getirilip sil süpür yapılıyor. Niye böyle oluyor, acaba?

Efendim, memleketimizde her 9 kişiden biri diyabet dünyasında,      ha keza obez bireylerin oranı %20’ye dayandı. Kalp damar hastalıkları %14, hipertansiyon %22 ve de epey sayıda çeşitli kanserler var. Bunun yanı sıra gitgide çoğalan sağlıklı yaşam sürenler, diyetçiler…

Yani yediğine içtiğine çok itina edenler var, ikramda hediyede dikkatli ve çok seçici olmak gerekiyor artık. Herkes her şeyi yemiyor!

Gerçi bizim için kolaylıktı bir kutu çikolata veya baklava almak; her sokakta kümelenmiş bir sürü benzer işletmeden. Evet bu yeni yaklaşım pastaneci, çakma çiğ köfteci, kumpirci, yufkacı, simitçi, börekçi, tatlıcı, pilavcı, pideci, ekmekçi ve sair unlu mamuller üreticisi dostlar için olumsuz bir istikbal. Ama ne çare, yeni konseptle kendilerini güncellesinler; tatsız, tuzsuz, unsuz işler yapsınlar.

Benden söylemesi…



ŞEYHİM UÇUYOR: GİTME AĞAM, AÇILMA YAD ELLERE!

 

“Uzaklara Gittim Gelirim Diye, / Tabancamı Doldurdum Vururum Diye.
Hiç Aklıma Gelmez Ölürüm Diye” İ.Yeşilgül-A.Yamacı

Bu köy bu mahalle sana yeter! Hatta yedi göbek efradına da yeter. Etimiz var, sütümüz, balımız, bulgurumuz. Varsın eksik olsun soframızdan egzotik tatlar dert etme. Sen başımızdan eksik olma. Kov bizi, kız bize: yetelim biz bize! Ko olmasın, demesinler ne çıkar: aha bu herif var ya yedi köy ağası, yedi il beyi.

Yad ellerin altından Çapanoğlu çıkar, hain marabalar seni satar, bilmediğimiz yılanları çıyanları vardır seni sokar; yetinmezler başımızı daha ne gailelere sokarlar.

Sen büyüklüğünü gösterdin gördük, biz seni gözümüzde çok daha büyütürüz: sen büyüksün! Ama eller, seni ellerinde dev aynalarıyla karşılarlar o gösterdikleri büyüklük yalandır, bizim bilmediğimiz mezuraları var o kara donluların; boyunun ölçüsünü alırlar.

Kal ağam bize/bizde kal, yerli/yerde kal, kurbanın olalım dikme gözünü ötelere, yücelere…

Bu ricalar bedel ödeyen ahali tarafından hep yapıldı bu topraklarda, coğrafyada. Kimi ağa dinledi lakin bazısı kale almadı. Ve adisyonlar kondu masalara, faturalar ödendi maalesef. Tarih tekerrür etti, hep aynı nedenlerle; onlar eremedi muradına biz de çıkamadık kerevetine. Yazık oldu Feridun’a Rüstem’e.

“Geldim şu alemi islah edeyim / özümü meydanda gördüm sonradan
Zaman mahlukuna meylimi verdim / Sermayemden zarar gördüm sonradan”  Aşık Noksani

Bu yazıyı bu dönemde kaleme almamın nedeni geçenlerde Corona şehidi olan Türk ve Dünya Büyüğü, parti lideri, cemaat önderi, tarikat şeyhi, iş, bilim, eğitim, sanat, kültür, gönül insanı… merhum H. B.’tır. Elbette niyet bir ölünün ardından konuşmak değil bilakis hatırasına saygıyla, onun yoğun yaşamından didaktiği yakalamak olmalı derim.

“Tekrar mûlâki oluruz bezm-i ezelde / Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler” Y.K.Beyatlı

Anadolu’nun ücra bir köşesinde gariban bir memur iken bir şekilde bir Şeyh’lik kapmış, akabinde büyük bir aile, epey bir mal mülk, holding örgütlemiş. Hocalar hocası En profesör olmuş, binlerce teori oluşturmuş, uygulamak için birde parti kurmuş. Tüm dünya peşine düşmüş. İyide Ağam,  “Gavsul Azamlık”ta nereden çıktı, Velilerin velisi olmak hele birde Dünya Liderliğini katınca işin içine, çık çıkabilirsen bu yumağın içinden? Sünnileri hallettik Alevileri, Şiileri de kazanalım, Kemalistleri seküler camiayı da müşfik kanatlarımın altına alayım, zaten Putin benim öğrencim, Trump müridim, Çin’de Xi işareti benden alır falan… Ee, dünya liderine de bu yaraşır.

Bize afiyet olsun, başımız üstüne de -Yapma abi yapma, cıss!

GEL HA GÖNÜL HAVALANMA / ENGİN OL GÖNÜL ENGİN OL Şarkışla türküsü

FIRLATMA RAMPASI: Alibeyköy, Aksaray Aksaray, koş abi koş dolmuş kalkıyor!

Bu ülkede, coğrafyada bir insan bir şey olur. Ağamız bizim imkanımızla semirir, güçlenir. Öz güveni artıp kabına sığmaz olunca hummalı bir gayret başlar etrafta. İşte tarihi an bu andır. Şeytan ve nefis bir Fırlatma Rampası kurarlar kel tepeye, dahili ve harici bedhahlar omuz verirler.

Yancılar başlarlar goygoyculuğa: sen Ağalar Ağasısın, Şahlar Padişahısın, Şeyhler Şeyhisin, İslam halifesi, Cihangirsin, Müçtehidsin, Mücedditsin, Kainat İmamısın, Dünya Önderi- Liderisin hatta pek tabi ki tüm zamanların en büyüğüsün… Bu naneleri yer yemez, gözünün yaşına bakmadan Tiz zamanda Ağamızı ve daha nice değerimizi uzayın ve meçhul akıbetin karanlıklarına dehlerler. Ve büyüğümüz asla Voltran’ı oluşturamaz ( eskiden kırklara yedilere karışırlardı hiç olmazsa). Zaten tam o esnada tefessüh etmiş, özü çürümüştür elemanımızın.

“Yine bana esmer günler düştü eyvah / Yine bana hüsran bana yine hasret var.”   Kayahan

Bu filmi o kadar çok gördük ki bıktırdı, yıldırdı, yordu bizi.

Aslında bu yazı bir orijinallik içermiyor. Batıdaki Prens ve Krallara doğuda ise Hakan ve Sultanlara takdim edilmiş binlerce ‘ Siyasetnamelerden’ kısa bir özettir.

Akil adamlar eserlerinde hep bu zevatın komplekse kapılmasının lüzumsuzluğunu vurgulamışlar; ahali onlardan bir mükemmel Tanrı rolü beklemiyor, o konuyu halletmiş bir biçimde. Aranan basit bir çoban veya amele ki gideni çevirecek, döküleni toplayacak.

Diğer bir ifade ile: kendilerinin/ kendiliğinden olan, küçük, özel, şirin, sevimli“ Adil bir Kralcık” (Emir, Abla, Başkan, Dede, Şeyh…)  hepsi bu.

Deryadan nasibimiz elimizdeki kap kadardır. M. Şekûr