1 Temmuz 2025 Salı

HAYAL YOK EDİCİSİ ya da EĞİTİM CANAVARI

Yıl 1975, aylardan Aralık. İstanbul da üniversiteye hazırlık kursuna gidiyorum. Yaşım 17. Havalar çok soğuk. Ben gençliğimin en delişmen çağını yaşarken, İstanbul tarihinin en soğuk kışını geçiriyor. Öyle ki Vanlı Fazıl Beyhan memleketinin soğuklarını rahmet ve özlemle anıyor, akşamları Sultanahmette otobüs beklerken.

Dört kafadar arkadaşım var, bir yediğimiz içtiğimiz ayrı. Hele akşam muhabbetlerimiz. Ancak Salih Cemal'in aklına müzik eğitimi alma fikri girene kadar. Bütün karşı kampanyama rağmen; Bilmem ne Mûsikî Cemiyetinden Udî, Kanunî ve dahi Tamburî Falankes hocadan ders almaya başladılar.

Bende onlarsız bir başka şey yapamayacağımdan, el mahkum akşamları ders mahalline gidiyor, koridorda onlar çıkana kadar boşuna bekliyordum.

O arada da müziği ve müzik geçmişimi sorgulama imkanı buldum. Evet nedendir bilmem müziği hiç sevmemiştim. İlk mektepte militan bir öğretmenim vardı, bize yoldaş Mao ve Çinlilerin uzun- devrim yürüyüşlerini anlatmaktan müzik ( marş) dersi verememişti. Zaten müzik demek, bir türkü çığırmaktı ve bu konuda benden daha hevesli bir sürü çocuk vardı.

Orta okul yıllarımı hatırlamak bile istemiyordum. Allah’ım o ne işkenceydi! Okulun bodrumunda karanlık bir oda. Oda da simsiyah bir piyano ve önünde ince sopasını sallayıp ve de avazı çıktığı kadar bağıran koyu, cadı giysili bir Hoca. Kendini soprano sanırdı herhalde; bir taraftan piyanodan donk dunk sesleri çıkarttırır, diğer yandan da viyk viyk diye bağırır dururdu. Ne delikanlı hatırı bilir ne de çocuk psikolojisi. Eğri büğrü Arap elifbasını(!) üç günde öğrenmiş Kur’an okumuştum ama solfeji hiç belleyememiştim. Kendime özgüvenim yok olmuştu. Bütün derslerim iyi olduğu hatta diğer öğretmenlerimden aferinler almama karşın bu müzik, kâbusum olmuştu. Karizmamı çiziyor, dünyamı karartıyordu. Hep notlar 0, 1... rezil oluyordum. Tahsil hayatımı bitirecekti bu hoca benim. Bütün çalışma ve didinmelerim netice vermemişti. Uzun uzadıya düşündüm, hocanın bir belaya veya bir kazaya kurban gitmesi dahil.

Ve kendisini takibe aldım. Okulun karşısında bir kuzenim bijuteri ve tuhafiye ve bilumum tuhaf işler yapardı. Bir gün hocamı oradan don lastiği, iç çamaşırı filan gibi stratejik malzemeler alırken gördüm. Tamam dedim kuş kafeste. Ve ömrümün ilk- maalesef son diyemiyorum- yasa dışı işini yaptım. Gittim kuzenime dedim ki “ Feyyaz Ağabey ocağına düştüm, Ya bu işi bağla yada tahsilimi bırakıyorum!” o da: Oğlum bu iş zor ama madem öyle bir deneyeyim dedi. Bu beni çok rahatlattı zira kuzen, eski bir İstanbul esnafı. Her sazdan ve her telden iyi çalar. Nitekim yanıltmadı. Hocaya kendisinin zoruyla okuduğumu, babamın beni çoban yapmak istediğini, şimdide bu müzik dersi yüzünden köyüme dönmek zorunda kalacağımı söylemiş. O da demek sanatçı hassasiyetini hatırlamış olacak ki bir daha bana tebelleş olmadı. Lisede müzik Allah’tan seçmeli idiydi de yırtmıştım. Hey gidi günler...

maziye bir bakıver/ neler neler bıraktık...

Benim koridorda mahzun, garip bekleyişlerim arkadaşlarımı üzüyordu. Kendileri dersleri bırakamayacaklarına göre beni derse ithal etmeyi düşünmüşler. Hocalarına da bu öneriyi götürmüşler. Olabilir demiş. Bende mecburen kabul ettim. Hoca prezantabl biri değildi ama efendi bir adama benziyordu, zaten ara sıra selamlaşıyorduk, göz aşinalığımız oluşmuştu.                                  Arkadaşların yalancısıyım hoca çok meşhur bir bestekârmış. Bir çok meşhur sanatçıyı o yetiştirmiş. Mesela en son Ahmet Özhan geçmiş tezgahından. Ki o zamanlar Maksime assolist çıkabilen tek erkek sanatçı idi. Konserler, kasetler, filmler, çıtır kızlar vs, vs. Ahmet zirvedeydi. Daha nice yıldızlar vardı hocanın portföyünde. Kısacası hoca bu işlerin pîri ve de üstadı imiş. Bize lütfedip ders veriyormuş, yoksa saati bin papele bile tenezzül etmezmiş. İyi dedim bende, bari meşhur birinden üç beş saat ders almış olayım. Hem müzikle ilgili geyiklere de katılabilirim ileride yani entelektüel birikimim artmış olur, hem de düğünde dernekte usulünce okuyacağım bir iki bukle şarkı âlemde reytingimi arttırır. Kısaca mala davara zararı olmayan bir faaliyetti. Ayrıca beklediğim koridor soğuk, sınıfsa sıcacıktı.

Kalabalık ders halkasında en arka ve köşeden izliyordum dersleri. Hâşâ bir talebim, bir iddiam yoktu o yüzdende katılımcı değildim. Hoca normalde sakin hatta uyuşuk görünümlü idi ama derste o adam gidiyor yerine; kendinden geçmiş, en küçük sese kulak kabartan, küçücük bir hatayı affetmeyip bağırıp çağıran, çocukları paylayan çekilmez biri geliyordu. Arkadaşlar perişan oluyordu onun istediği sesleri verebilmek için. Ders bitince yine sakin, babacan bir adam geliyor, çocuklarla vedalaşıp gidiyordu. Hocanın hırçınlığından iş orada kalmıyor arkadaşlar geceleri de harıl harıl tekrar yapıyorlardı. Zaten iki ay sonra AKM de konsere çıkacaklarmış. İsteyip azimle çalışırlarsa, Türkiye’nin "Blues Brothers"ı neden olmasınlar mış?

Yeter artık yeter gönül feryat et
Bir bakarsın düşlerin gerçek olur” (haluklevent)

Ben öyle ilgisiz, kaygısız gelip gidiyordum ki bir gün: sen! dedi hoca, beni işaret ederek. Ah, işte o an öyle önemli bir an oldu ki benim için, tarih düşülesi an. Sen! derken parçayı benim tekrar etmemi istiyordu. Ettim. Bir daha dedi. Bir daha. Yüzünde farklı bir tepki yoktu, normal dikkatli dinliyordu. Sonrası günde yine benzer sahneler. Herkese es ( durak) çekiyor bana yol veriyordu. Tepkiler sanki iyiye doğru gidiyordu, çünkü hoca ara sıra tebessüm bile ediyordu. Şüphelerim artıyordu, yoksa... Evet, evet emin olmaya başladım, hoca benimle özel ilgileniyordu.

Hoca maldan iyi anlıyordu vesselam, nitekim sesimden anlamıştı. Bende ki cevherin farkındaydı. Ama hoca birçok şöhret yetiştirdiği için kuşu ürkütmeden, şımartmadan eğitecekti anlaşılan. Hoca ne büyük adam ya. Hele talihin bana kıyağına bakın. Allah insana yürü ya kulum komutunu böyle veriyor olmalı. Hocanın ilgisi bana her geçen gün bariz bir şekilde artıyordu, benimde hayallerim. İnsan hakim olamıyor hayallerine, büyüdükçe büyüyorlar sessizce. Çocuklar kıskanmasınlar diye de tedbirler alıyorum. Geceleri gizli gizli canla başla çalışıyorum. Teybim ha bire çalıyor. Müzikten hayatınızı kazanmak çok kolay değilmiş. Çok çalışmak gerekiyor. Olsun çalışırım, nasılsa karşılığını cömertçe ödeyecektir. Sahneler, konserler, kasetler, filmler, artistler, para, şöhret, hayranlar ve daha neler neler. Hayali bile bin ömre değer. Bu arada da şu okuma, sınav gibi sıkıcı ve getirisi meçhul meşgalelerden kurtuluyordum. Özgüvenim füze gibi fırlamıştı semanın enginliklerine. Her şey sırası geldiğinde gereğince halledilecekti. Talihin cilveleri ne garipti. Hiç ummadığım bir işle ve zamanda zirvelere çıkacaktım, rüyamda görsem inanmazdım. Kendim diye demiyorum ama nice kabiliyetler böyle keşfedilemeden kara toprağa karışıyor, millî değerler yok oluyordu. Belki de bu yüzden biz adam olamıyoruz dimi? Hocanın derslerini iple çekiyordum; bir an önce sadede gelmeliyiz ve ben hakkım olan yolda, şu yeteneği maalesef fakir arkadaşlarımdan ayrılarak, özel çalıştırılmalıyım. Hatta kervan yolda düzülse, ben bir an önce yıldızlaşsam fena mı olurdu?

Yine bir akşam ben rüyalarımdan sıyrılıp hocanın talimatlarına dikkat kesilmiş dersi takip ediyorum. Hoca âdeti veçhile, sakin; sen! dedi. Biraz moral bulmak istiyordu anlaşılan. Ben kendimden emin başladım: Hançer-i aşkınla ey yâr, sînem üzre vurma hiiç....

Hoca Hoop! dedi kabaca. Sen başımın belası mısın? Gelme kardeşim dersime de, semtime de! Allah sana ses nasip etmemiş, bunu terbiye etmek mümkün değil! Hocanın gözü dönmüştü, ağzından tükürükler saçılıyordu. Benimse diz bağlarım koyuveriyor, kaynar sular dökülüyordu üstüme. Sanki minareden düşmüştüm, gözlerim kararıyor, göğsüm daralıyordu. Bütün parlak bir gelecek, kırılan cam tabak gibi tuz buz olmuştu. Son bir kez gücümü toplayıp, malın batıya kaymaması için çırpındım: Ama hocam, çok çalışırım, gecemi gündüzüme katarım. Yok kardeşim, dedi; Kulak yok, ses yok! Senin hiç şansın yok!

Yığılıp kaldım. Yıkılmıştım. Mânevî tâcizin daniskasıydı bu. Bir gence böyle yapılır mı? Bütün umudu hoyratça kırılıp eline verilir mi? Nerede İnsanlık? Bu eğitim mi, talim mi, terbiye mi?

Her yanım dağılmış yıkılmışım ben

Paramparça olmuş dağılmışım ben” (burhanbayar)

..................................

Birde şeyi anlamam; inşaat bitmiş camlar takılmıştır. Camcı eliyle boyaları alıp sözüm ona reklamını yapmak için camları süsler: ” KAR Cam” veya “teyfik usta”. Yani çevre ve görüntü kirliliği bu kadar olur. Madem yapacaksın, afişini assana veya ne biliyim fırçayla filan güzelce yazsana; tertipsiz, zevksiz adam, senden ne sanatçı olur ne de zanaatkâr!

                                                                                Şubat. 2003 Sinop 







7 yorum:

  1. Üstat eline sağlık.Yeni yazılarınızı bekleriz .selamlar

    YanıtlaSil
  2. Kuzen feyazle bulşmaniz beni baya heyecanlandırdı neyisek ucuz atlamişsiniz Elinize sağlik güzl hikaye

    YanıtlaSil
  3. Sayın Valim bize o günleri hatırladığınız için teşekkür ederim. Selam ve saygılarla Allah a emanet olun.

    YanıtlaSil
  4. Ben teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  5. Sayın Valim Ali Taşkın bey! Öncelikle selam ve hürmetler. Güzel yazılarınızı okudum. Hayatımızda her zaman buna benzer hadiseleri yaşşadık. Tabii insanların hedeflerine ulaşabilmesi için birçok merhalelerden geçmesi gerekiyor,. O yolculukta, bazı acı tatlı hadiseler yaşayabilir. VS...vs....

    YanıtlaSil