Bugünlerde YAT( yaşam alanında tatil) programı
uyguluyorum. Yatarken de yaşadığım şehrin geçmişine göz atıyorum: İstanbul’un
Fethi Dukas
Kroniği (Bizanslı tarihçinin vak’anamesi)*. Size bir kaç not:
1. Hainler
ve Kahramanlar.
Bazı gereksiz ayrıntılara rastladım: I. Mehmed(
Çelebi) Padişahımızın fetret döneminde kardeşi Musa Çelebiyle Trakya’da savaşırken
asakiri ile birlikte aylarca Bizans’ta misafir edildiği, iki kez yenilip İstanbul’a
sığındığı ancak ki 3. hurucunda galip geldiği, Bizans İmparatoru ile baba-oğul
kanka oldukları, İstanbul’da epey müslim tüccar bulunduğu hatta sürekli bir
tahkim Kadısının görevli olduğu gibi. Bizans ve Osmanlı sarayları birbirlerinin
taht savaşlarında çok etkin olmuşlar. İmparator, Sultan, Şehzade, Prens kimin
eli kimin cebi karışmış. Araları 1 Stadion’dan çok olmamış( 184,87 m.). Karşılıklı
haraç ve tavizlerle etkileşimlerini sürdürmüşler…
Yani bildik, sıradan hikayeler. Saray entrikalarında
– taht mücadelelerinde aile içi rakiplerinizi, hasımlarınızı aşırı yorarsanız
onlarda size gaile çıkartıyorlar, hain oluyorlar: Dukas’ı da tarihide hep
bunlar meşgul ediyorlar. Yakın tarihte ise bir istisna var; İslam dünyasının
medarı iftiharlarından R.
Gannuşi tek başına iktidar ve CB,BB vb. makamlar için
fırsat yakalamıştı; O ve ekibi büyük bir fedakarlıkla iktidarı ve gücü
rakipleriyle paylaştılar. Tunus aşırı seküler, Stalin ötesi yapıdan gelmesine
ve bir çok komploya rağmen dengelerini kurabildi ve yaşanabilir ender Arap
ülkelerinden biri oldu. Bu ufku iyi gören Gannuşi ve adamlarının: “Rakiplerinizin
ikbal, istikbal ve hatta iktidar umutlarını büsbütün yitirtmemelisiniz” düsturu
sayesinde oldu aksi halde rakipleri – pekte yabancısı olmadıkları- derin devletlerin;
Fransa, Abd vs. şefkatli kucaklarına oturacaklar ve Mısır, Libya, Suriye, Yemen
gibi bol kanlı filmler izleyecektik. Rakibinin; ülkendeki başka bir din,
mezhep, cemaat, tarikat, parti, etnisiti, kardeşin-emminin oğlu her neyse nefes
alamayacak şekilde ümüğüne çökersen O / Onlar Kara donlu Bizanslıya, Sırp’a
veya Vatikan’a sığınırlar; denize düşenden erdemli hareketler beklemeye de
hakkımız olmamalı.
Bu hususlar hep tartışmalı olmakla birlikte sık
karşılaştığımız vak’alar.
2. Dinden
sapmalar ve Uzun Felaket Yılları.
Yazarımız dini bütün biri. Dinde,
Kilisede birlikten yana. Anlattığı vakalar 1341 – 1462 aralığı. Osmanlının –
Müslümanların- zıp zıp zıpladığı, talihin yanlarında olduğu, dünyada her ne
gelişme olsa işlerine yaradığı dönem. Ön asya, Trakya ve Avrupa’nın yani
Hıristiyan dünyasının ise felaket yılları. Herkesin kendi paçasını kurtarmaya
çalıştığı, hainlikler, küçük hesaplar, satışlar, fitne, fesat. “ içimizden
ayarttıkları, dinden çıkarttıkları beyinsizleri Paşa yapıp memleketlerimizi
işgal ediyor; kızlarımızı( cariye) ve oğlanlarımızı( yeniçeri) esir alıp Bizi
bizimle yeniyorlar.”.
Ve İstanbul’un düşmesi: “titre ey
güneş ve arz! Bizim adiliğimiz ve günahlarımızdan dolayı Tanrı bu felaketleri
başımıza sardı, bizi bu barbarlarla tedip ediyor. Yoksa O elbette Adil ve
Hikmet sahibidir.” Bu yakarışları okurken kendimi duyumsuyorum: ben Dukas
niyetine karşıya bakarken aramızdaki gizli aynadan meğer kendimi görüyormuşum. Ya
da O benim aksi sedam. Al o lafları Müslümanlara, Balkanlara, Kafkaslara, Orta
doğuya ve tabii ki günümüze uyarla, yazarı da sen-ben-o olalım.
O felaket günleri onların zıplama
tahtasına evrildi umarım bugünlerde bu coğrafya için öyle olur.
3. Müthiş
sex gücümüz ve ecnebi hatun hayranlığımız.
Dukas’ın bir çok tespitine itiraz edebiliriz
ama biri
var ki hiç birimiz: acaba? diyemeyiz; zira ki
alameti farikamız olmuş. İşin kötüsü demek ki o algı genlerimize adam akıllı
kök salmış kurtulmamız ise yakın nesillerde pek kabil gözükmüyor:
“ Bunlar, diğer bütün milletlere
nispeten zapt olunmaz bir derecede şehvete meyyaldir ve şehvani arzuları
doymaz. Şehvetleri o derece şiddetlidir ki hiç durmaksızın cinsi münasebette
bulunurlar.”
Bu megalomanimiz aynen dört nala
devam ediyor.
“ işte bu millet Romaioi veya
İtalialı, yani başka milletten olan kızlara karşı, ister rızaları ile ister
esir olarak gelsinler, bir Afrodit ve bir Semeli( tanrı Jupiter’in kapatması)
gibi nezaketli muamele yaparlar ve kendi milletlerinden ve lisanlarını kullanan
kızlardan bir ayı veya bir sırtlan imiş gibi nefret ederler”
Kezbanlar, Haticeler kaşık
düşmanıdır karılıktan hatunluğa terfi edemezler. Ama o günün nataşaları, Latinleri,
ecnebi kadınları Hürrem ( iç açan, tatlı kız), Dilruba ( gönül çelen), Mahidevran
( devrinin güzeli) dırlar ve olmaya devam ediyorlar.
Halbuki aşkına yandıkları ecnebi
kadınlar:” Yüzü tarafından perhiz ve arka tarafından paskalya idi”
( bizdeki -dışarıdan baktım yeşil türbe, içine
girdim estağfurullah tövbe- lafı karşılığı).
Son söz: Dukas’ın ebelerimizin haklarını
koruyucu tavrını çözemedim, hakşinaslığından mı yoksa komşunun karısı komşuya
Afrodit göründüğünden mi?
Bizans’ın Dukas Kroniğinin yayınlanan kısmını (bulunamayan kısmı, ihtimal ki izin verilmemiş) İstanbul’da görev yaptığım zaman almış ve okumuştum. Bu Kronik esasen Türklerin gücünü tanımlarken, bir taraftan çözülecek zayıf yönlerine vurgu yapmayı vazife saymış. Misâl; “Türkler parayı çok sever.” gibi. Parayı ihtiyaçtan dolayı birçok insan severken, neye vurgu yapıyor? Takipçilerine tüyo veriyor. Soros’a yol açıyor. Tarihimizi bize bulandırıp içirdiler. “Tarihi Cevdet Paşa” yı okumadan tarihimiz hakkındaki yargıların hepsine eleştirel bakıyorum.
YanıtlaSil