19 Temmuz 2015 Pazar

İSTANBUL’UN FETHİ

                          
                         
Bugünlerde YAT( yaşam alanında tatil) programı uyguluyorum. Yatarken de yaşadığım şehrin geçmişine göz atıyorum: İstanbul’un Fethi Dukas Kroniği (Bizanslı tarihçinin vak’anamesi)*. Size bir kaç not:

          1.  Hainler ve Kahramanlar.

Bazı gereksiz ayrıntılara rastladım: I. Mehmed( Çelebi) Padişahımızın fetret döneminde kardeşi Musa Çelebiyle Trakya’da savaşırken asakiri ile birlikte aylarca Bizans’ta misafir edildiği, iki kez yenilip İstanbul’a sığındığı ancak ki 3. hurucunda galip geldiği, Bizans İmparatoru ile baba-oğul kanka oldukları, İstanbul’da epey müslim tüccar bulunduğu hatta sürekli bir tahkim Kadısının görevli olduğu gibi. Bizans ve Osmanlı sarayları birbirlerinin taht savaşlarında çok etkin olmuşlar. İmparator, Sultan, Şehzade, Prens kimin eli kimin cebi karışmış. Araları 1 Stadion’dan çok olmamış( 184,87 m.). Karşılıklı haraç ve tavizlerle etkileşimlerini sürdürmüşler…
Yani bildik, sıradan hikayeler. Saray entrikalarında – taht mücadelelerinde aile içi rakiplerinizi, hasımlarınızı aşırı yorarsanız onlarda size gaile çıkartıyorlar, hain oluyorlar: Dukas’ı da tarihide hep bunlar meşgul ediyorlar. Yakın tarihte ise bir istisna var; İslam dünyasının medarı iftiharlarından R. Gannuşi tek başına iktidar ve CB,BB vb. makamlar için fırsat yakalamıştı; O ve ekibi büyük bir fedakarlıkla iktidarı ve gücü rakipleriyle paylaştılar. Tunus aşırı seküler, Stalin ötesi yapıdan gelmesine ve bir çok komploya rağmen dengelerini kurabildi ve yaşanabilir ender Arap ülkelerinden biri oldu. Bu ufku iyi gören Gannuşi ve adamlarının: “Rakiplerinizin ikbal, istikbal ve hatta iktidar umutlarını büsbütün yitirtmemelisiniz” düsturu sayesinde oldu aksi halde rakipleri – pekte yabancısı olmadıkları- derin devletlerin; Fransa, Abd vs. şefkatli kucaklarına oturacaklar ve Mısır, Libya, Suriye, Yemen gibi bol kanlı filmler izleyecektik. Rakibinin; ülkendeki başka bir din, mezhep, cemaat, tarikat, parti, etnisiti, kardeşin-emminin oğlu her neyse nefes alamayacak şekilde ümüğüne çökersen O / Onlar Kara donlu Bizanslıya, Sırp’a veya Vatikan’a sığınırlar; denize düşenden erdemli hareketler beklemeye de hakkımız olmamalı.
Bu hususlar hep tartışmalı olmakla birlikte sık karşılaştığımız vak’alar.

       2.  Dinden sapmalar ve Uzun Felaket Yılları.

Yazarımız dini bütün biri. Dinde, Kilisede birlikten yana. Anlattığı vakalar 1341 – 1462 aralığı. Osmanlının – Müslümanların- zıp zıp zıpladığı, talihin yanlarında olduğu, dünyada her ne gelişme olsa işlerine yaradığı dönem. Ön asya, Trakya ve Avrupa’nın yani Hıristiyan dünyasının ise felaket yılları. Herkesin kendi paçasını kurtarmaya çalıştığı, hainlikler, küçük hesaplar, satışlar, fitne, fesat. “ içimizden ayarttıkları, dinden çıkarttıkları beyinsizleri Paşa yapıp memleketlerimizi işgal ediyor; kızlarımızı( cariye) ve oğlanlarımızı( yeniçeri) esir alıp Bizi bizimle yeniyorlar.”.

Ve İstanbul’un düşmesi: “titre ey güneş ve arz! Bizim adiliğimiz ve günahlarımızdan dolayı Tanrı bu felaketleri başımıza sardı, bizi bu barbarlarla tedip ediyor. Yoksa O elbette Adil ve Hikmet sahibidir.” Bu yakarışları okurken kendimi duyumsuyorum: ben Dukas niyetine karşıya bakarken aramızdaki gizli aynadan meğer kendimi görüyormuşum. Ya da O benim aksi sedam. Al o lafları Müslümanlara, Balkanlara, Kafkaslara, Orta doğuya ve tabii ki günümüze uyarla, yazarı da sen-ben-o olalım.
O felaket günleri onların zıplama tahtasına evrildi umarım bugünlerde bu coğrafya için öyle olur.

    3.  Müthiş sex gücümüz ve ecnebi hatun hayranlığımız.

 Dukas’ın bir çok tespitine itiraz edebiliriz ama biri
 var ki hiç birimiz: acaba? diyemeyiz; zira ki alameti farikamız olmuş. İşin kötüsü demek ki o algı genlerimize adam akıllı kök salmış kurtulmamız ise yakın nesillerde pek kabil gözükmüyor: 
“ Bunlar, diğer bütün milletlere nispeten zapt olunmaz bir derecede şehvete meyyaldir ve şehvani arzuları doymaz. Şehvetleri o derece şiddetlidir ki hiç durmaksızın cinsi münasebette bulunurlar.”
Bu megalomanimiz aynen dört nala devam ediyor.
“ işte bu millet Romaioi veya İtalialı, yani başka milletten olan kızlara karşı, ister rızaları ile ister esir olarak gelsinler, bir Afrodit ve bir Semeli( tanrı Jupiter’in kapatması) gibi nezaketli muamele yaparlar ve kendi milletlerinden ve lisanlarını kullanan kızlardan bir ayı veya bir sırtlan imiş gibi nefret ederler”
Kezbanlar, Haticeler kaşık düşmanıdır karılıktan hatunluğa terfi edemezler. Ama o günün nataşaları, Latinleri, ecnebi kadınları Hürrem ( iç açan, tatlı kız), Dilruba ( gönül çelen), Mahidevran ( devrinin güzeli) dırlar ve olmaya devam ediyorlar.

Halbuki aşkına yandıkları ecnebi kadınlar:” Yüzü tarafından perhiz ve arka tarafından paskalya idi”   
 ( bizdeki -dışarıdan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe- lafı karşılığı).
 Son söz: Dukas’ın ebelerimizin haklarını koruyucu tavrını çözemedim, hakşinaslığından mı yoksa komşunun karısı komşuya Afrodit göründüğünden mi?

*- Kitap özetinde sponsorum Kazım BAYCAR hoca’ya teşekkürler.
 

2 yorum:

  1. Bizans’ın Dukas Kroniğinin yayınlanan kısmını (bulunamayan kısmı, ihtimal ki izin verilmemiş) İstanbul’da görev yaptığım zaman almış ve okumuştum. Bu Kronik esasen Türklerin gücünü tanımlarken, bir taraftan çözülecek zayıf yönlerine vurgu yapmayı vazife saymış. Misâl; “Türkler parayı çok sever.” gibi. Parayı ihtiyaçtan dolayı birçok insan severken, neye vurgu yapıyor? Takipçilerine tüyo veriyor. Soros’a yol açıyor. Tarihimizi bize bulandırıp içirdiler. “Tarihi Cevdet Paşa” yı okumadan tarihimiz hakkındaki yargıların hepsine eleştirel bakıyorum.

    YanıtlaSil